| Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İletişim Kulübü yayınıdır. |
ycf | Youcanflip | Digital Publishing | Page Flip | Imaginary printing house
ycf | Youcanflip | Digital Publishing | Seite Flip | Imaginary Druckerei
ycf | Youcanflip | editoria digitale | Pagina flip | immaginario stampa
|
| KÜNYE: T.C. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İletişim Kulübü Adına İmtiyaz Sahibi Onur CENGİZ Genel Yayın Yönetmeni Onur CENGİZ Editör ve Yazı İşleri Sorumlusu Zeynep ERCAN Logo, Grafik Tasarım ve Uygulama Onur CENGİZ Redaktör: Yrd. Doç. Dr. Erdem ERBAŞ Katkıda Bulunanlar Berkan ÇELİK Emine ÜNVERDİ Gamze YALÇIN Hasan DEMİR Meral KABAKÇI Nazım KADI Rümeysa SARIARSLAN Sergen BAYRAM Sesil Beatris KALAYCIYAN Doç. Dr. Yaşar UYSAL Kapak Fotoğraf: MSGSÜ Fotoğraf Atölyesi Arşivi Fotoğraf: Engin TİRYAKİ M.S.G.S.Ü Fotoğraf Arşivi Onur ALAKAY Onur CENGİZ Rıza KAYAN Serdar GÖZEN Danışman Kurulu Prof. Dr. İlgi AŞKUN Prof. Zeki ALPAN Prof. Aydın UĞURLU Prof. Dr. Güzin KONUK Yrd. Doç.Tanju DEMİRCİ Yrd. Doç. Dr. Erdem ERBAŞ Yrd. Doç. Dr. Teoman TEKKÖKOĞLU Yrd. Doç. Dr. M. Cemal YALÇINTAN Levent YARAR Hakkı YILMAZ Grafik Danışman: ARTLİNE Reklam Hizmetleri Karikatür Erdil YAŞAROĞLU Sanal Yayıncılık Sanal Matbaa ve page flip hizmeti You Can Flip www.youcanflip.com Website Ana Sayfa Tasarımı Köprü6 Çalışmaları www.kopru6.com Matbaa PINARBAŞ Matbaacılık ve Reklam Hizmetleri San. ve Tic. Ltd. Şti. Rami Kışla Caddesi Topçular İş Merkezi No:88/176 34055 Topçular/İstanbul 0212 544 58 77 www.pinarbas.com.tr Yayın Türü: Yerel Süreli Yayın |
| EDİTÖRDEN: Merhaba Arkadaşlar, İletişim Kulübü olarak, öncelikle eğitim hayatınız da sizlere başarılar dileriz. İlk sayımızı çıkarana kadar, bayağı sancılı, bir o kadarda güzel zaman geçirdik. Bu projenin, bizlere kattığı o kadar çok şey oldu ki… En önemlisi de; paylaşmayı bilen, kendisinin ve diğer kişilerin haklarını savunabilen, çevresindeki olayları daha net görüp, çözümler üretebilen bireyler olabilmemiz yolunda ufkumuzu açtı diyebilirim. ‘Paylaşmak Doğamızda var’ sloganıyla, “Her düşünce yeni bir paylaşımdır” dedik ve düşüncelerimizi söylemekten korkar olduğumuz şu günlerde, hiçbir siyasi görüşe bağlı kalmadan, sadece “Bu insanlara daha fazla ne verebiliriz” diye düşünmeye başladık. Dergi, bu platformda sizlere ulaşabilmemizin en güzel yolu oldu. “İLETİ” ile birlikte hayatınıza yeni heyecanlar girecek. Eğlenceden, kişisel gelişiminize, kültürel aktivitelerden, önemli kişilerle röportajlara kadar birçok konuyla ilgili verileri burada bulabileceksiniz. Hatta ve hatta yurtdışına açılmanızı sağlayacak bilgilerin verildiği ya da sağlık konularıyla ilgili merak edilenlerin aktarıldığı bir köşe; belki de ulaşmayı çok istediğiniz kişi yada kurumu, yayınlarımız sayesinde daha yakından tanıma fırsatı bulacaksınız. Bunların hepsi güzel düşünceler olsa gerek… Bizim isteğimiz; her gün, her şeyi yeni baştan düşünebilmektir. Bizler, bu bilgi yolunu tanıtıp hepimizin günlük hayatına kadar inerek, sizi yaşarken düşünmeye, düşünürken yaşamaya ve kendi kendimizin düşüncesini aşmaya çağırıyoruz. Bu düşünce bahçesinden her geçişte, insanlar çok değişik demetler yapıp, çevresine onları dağıtabilirler… Umarız bu noktada, sizlere iyi bir yol gösterici olabiliriz. Bize destek olan, öncelikle Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Rahmi AKSUNGUR’a, tüm destekçi kurumlarımıza ve de gönül dostlarımıza teşekkür ederiz. Gelecek sayılarda görüşmek dileğiyle… ZEYNEP ERCAN |
| ÜNİVERSİTELİ GENÇ VE İDEALİST OLMAK: İnsanın yaşam dönemlerinin her biri kendine özgü koşullara sahip olsa da, gençliğin bunlar içinde en özeli ve en güzeli olduğunu ifade etmek mümkündür. . Byron’un “Ey güzel gençlik! Kim sana yeniden dönmek istemez” özdeyişi bunu kısa ve güzel bir şekilde vurgulamaktadır. Gençliği sadece bir yaşam dönemi olarak algılamak, kuşkusuz ki, eksik bir değerlendirme olacaktır. Kişiliğin oluşması sürecini kapsaması, hayallerin en çoğunun ve en güzellerinin kurulabilmesi ve belki de hepsinden önemlisi aşkların en fırtınalısının yaşandığı delikanlılık dönemi olması nedeniyle gençlik dönemi özeldir gerçekten. Bir de, o çağdayken önemi, güzelliği, özelliği fark edilebilse... Ortalama öğrenim süresinin 3.8 yıl olduğu, bir başka deyişle genel olarak ilkokul dördüncü sınıftan terk bir toplumda üniversite öğrencisi olmak, yani yaklaşık 16 yıl öğrenim görme şansını elde etmiş olmak, herhalde, ayrıcalıklı bir gruba dahil olmaktır. Buna bir de üniversite çağında okullaşma oranının yüzde 10’lar düzeyinde bulunduğu eklenirse bu ayrıcalığın ve şansın büyüklüğü daha da netleşecektir. Ayrıca, hayatımızda hep yeri olacak, hatta yaşam boyu birlikteliğe dönüşebilecek arkadaşlıklar, paylaşımlar, isyanlar, sın-av heyecanları, kopya teşkilatları, belalı hocalar, hep geç kalan harçlıklar, yurtlarda kuyruklar, gökten düşen krediler vs... Bir de, bunlar yaşanırken farkında olunabilse... Evet sevgili genç arkadaşlar; hayatınızın en güzel çağındasınız, farkında mısınız? Farkında olun lütfen. Her saniyesini dolu dolu yaşayın, paylaşın ve değerlendirin. Okuyun, sorun, öğrenin, tartışın ve kendinizi hayatı yaşamaya hazırlayın. Çünkü, hayatınızda yaşama yaptığınız en büyük yatırım dönemidir bu. Üstelik, daima artan getiri sağlayan bir dönem. Bu arada şu soruların cevaplarını da bulmaya çalışın. Ben kimim? Neden varım? Hayatın anlamı nedir? Yaşamın son anına geldiğimde ve dönüp geriye baktığımda neler yapmış olmayı, geride ne bırakmış olmayı isterim? Doğal olarak bu sorulara farklı yaşam zamanı dilimlerinde farklı cevaplar verilebilir. Ancak, üniversite öğrenimi döneminin yaşam yolculuğunun bilinçli olması gereken bölümüne başlarkenki son durak olduğu kabul edilirse, bu sorulara kendimizce doğru cevapların verilmesinin önemi ortaya çıkacaktır. Bu sorulara iyi cevaplar verebilmek için bazı önkoşulların sağlanması gerekmektedir. Bu önkoşullardan ilki kendini tanımak, yani uzun ve zorlu iç yolculuğunu olabildiğince objektif bir bakış ile tamamlamaktır. İkincisi her fırsatta okumak, öğrenmek ve bilgi birikimini belirli bir düzeye getirmektir. (Bunun sadece derslere girmekle ve dersi geçmekle mümkün olabileceğini düşünüyorsanız, çok büyük bir yanılgı içindesiniz demektir). Üçüncüsü, iyi bir gözlemci olmak, olayları, insanları, varlıkları, kısacası etrafımızda, ülkemizde, dünyada olup bitenleri fark etmek, değerlendirmektir. Dördüncüsü nedenselliğe dayalı bir açıklama mantığına sahip olabilmektir. Sonuncusu ise yaşamda her zaman ve her boyutta kullanmamız gereken ve bu nedenle de içselleştirilmesi gereken analitik bakış açısıdır... Bunlar yapılabildiğinde hayatınızı gerçekten yaşamaya, bir şeyler başarmaya ve elde etmeye hazırsınız demektir. Çünkü, artık ne istediğinizi ve bunlara nasıl ulaşabileceğinizi biliyorsunuzdur ve yolunuz açıktır. Kendiniz için başlangıçta her şey tamamdır. Peki ya başkaları için... Sizi imkanlarını zorlayarak, çok şeyden fedakarlık ederek okutan aileleriniz. Üniversiteye giriş kuyruğunda sıranın kendisine gelmediği, gelemediği ve sizin oturduğunuz sıralarda olmak için her şeylerini verebilecek olan, sizlerin okumasında vergileriyle payı bulunan insanlar. Yoksul ve yoksun insanlar. Tinerci olan çocuklar... Afrika’da; açlıktan ölmeye doğan çocuklar. Bombaların bas, kurşunların soprano olduğu glo-böl müzikler dinleyen Iraklılar... Genç olmak, idealist olmak demektir be genç arkadaşım. Kendin kadar başkaları için de hayal kurmaktır, istemektir, çalışmaktır. Türkiye’de genç olmak da zordur. Ancak, üniversiteli genç olmak daha da zordur. Atamızın gençliğe hitabesini bugünlerde bir kez daha okuyun. Anlayacaksınız, aydın gençler olarak işinizin ne kadar zor olduğunu ve ne kadar büyük sorumluluk taşıdığınızı. Uğrunda ölecek bir şeyi olmayanın uğrunda yaşayacağı bir şey de yoktur. |
| MSGSÜ YE BAŞLAMA KLAVUZU Kazanana kadar adının sıkça duyulmadığı, yeri İstanbul’un göbeğinde olmasına rağmen çoğu İstanbullu’nun bilmediği, semtine gidip de yerini fark edemediği, ancak kazanınca fark ettiği okuldur, yuvadır, akademidir. Sanat fışkıran koridorları, heykelleri, resimleri ve rengârenk giyinmiş yüzlerce öğrencisi ilk görüldüğünde ve sanat ışığı altında verilen 1. sınıf dersleri alınmaya başlandığında, hafif bir baş dönmesi yapar, yanlış okula düştüm hissi uyandırır. Sonradan bu değişiklikler sıradanlık halini alır, telaşa lüzum yoktur. Öğrencilerinin bir kısmı, üzerinde 8 saat ders görmeye mahkûm edildikleri tabureler yüzünden kamburdur. Bu yüzden güzelim banklar dururken öğrenciler yerde ya da merdivenlerde oturur, taşa duvara sırtlarını dayarlar. Aynı masada yemek yediğiniz insanı tanımaya gerek yoktur, boş masa yoksa “Herkes tanıdıktır” kuralı geçerlidir, alışılmalıdır. Üniversite üniforması yok diyen, yalan söylemiştir. MSGSÜ’nün üniforması Levi-s 501 ve Converse’dir. Barkod yerine “All Star” okutturulup içeri girilebilir. Okulun bir numaralı aktivitesi, eğlencesi içmektir. Kokteyllerde, şenliklerde, rıhtımda her zaman içilir. Öğrenciler tarafından haftanın belli günleri bira ve şarap günleri ilan edilir. Diğer okullar tarafından soğuk görünen öğrencileri, kendi içinde gayet sıcakkanlıdır. Sabahları kimlik evde unutulmuş ise (ya da sırf güvenliğe gıcıklık için) yan turnikeden geçen kişiye barkod okutturulabilir. Projeler ile el kadar turnikeden geçemiyorsanız, yan taraftan yardım gelebilir. Karma sınavlarda tanımadığınız insanlara kopya, yemek sırasında yer verilebilir ya da alınabilir (Kaynama zaten adettir, ona kimse laf etmez, edemez!). Kedilerden korkan, tiksinen, iğrenen insanlar için M.S.G.S.Ü. yanlış tercihtir. Böyle bir durumda okula başlamadan terk edilmesi gerekir; zira her öğlen rıhtımda yemeğinize bir pati uzanır, ders ortasında yan odada mahsur kalan kedi için kurtarma operasyonuna girişilebilir. Derste hoplayarak masaların üstünden bir kedi geçebilir ya da gerinip kucağınızda uyuyakalabilir, çantanıza pisleyebilir. Kısacası okul bünyesinde öğrencisi kadar kedi barındırır. Dersler ilk yıl güldürür, ikinci yıl süründürür, üçüncü yıl bezdirir, dördüncü yıl öldürür, beşinci yıl… diye devam eder. Okulun çoğu bölümü, 4 yılda bitmez, bitemez. Son olarak rıhtımı her derde devadır, her şeyin ilacıdır, rıhtımda boğaza karşı çay ve sigara keyfi bir başkadır. 1 dakikası bile stres attırır, ömür uzatır (okulda geçen ömür ile doğru orantılı olabilir, bu zira çoğu dersin devam zorunluluğu vardır). Her şeye rağmen akademi denilir, sevilir; öğrencilerinin gönüllerinde bir yuva olarak yer eder. |
| OKUMADAN YAZMAK Buraya nasıl geldik, ne süreçlerden geçtik, bunu düşününce anlıyoruz her şeyin ne kadar ilişkili ve nizami bir planla ilerlediğini. Öğrenci dergisi dendi ya, ben de bu ülkenin toy öğrencilerinden biri olduğumu hatırladım böylece. Senelerdir ne oyunlar döndü, neler olup bittiyse bu noktaya geldik işte ülkece. Dünyanın süreçlerini yazmak beni aşar şimdi. Okumayan toplumun okumayan parçasıyım ben. Hatta okumadan yazmaya soyunabilen küstahlıktaki parçasıyım! İşte kapitalizmin (dünya süreci ya, engellenemezmiş!) eline düşmüş, Amerika emperyalizmine maruz kalmış Türkiye… Dini, lisanî farlılaşmaları barındırırken, bir yandan sömürülmüş ve dahi, farklılaşmaları zenginlik değil de dışlama aracı gösterilip, birbirine düşürülmüş ‘grupların savaşı’ adında karmaşanın memleketi. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi olan tahribatı, son zerrelerinde yaşayan, burnunun dibindeki savaşa hayır diyemeyen, dese de sesini duyuramayan, susturulan insanların ülkesi. Hep aynı hikâyecikler anlatılmış bize. Hala televizyonları açınca toz pembe hayat… Abartıyor muyum yoksa biz mi abartıyoruz? Dünyayı kendi çevremizde olup bitenden ibaret sayarken açlıktan ölenleri, evleri yıkılanları, çocuğunu, annesini savaşta kaybedenleri unutuyor muyuz? Bunlar için bir şeyler yapmak en azından konuşmaya değer görmek zor mu geliyor, yoksa işimize mi gelmiyor? Sokaktaki dilenciye sorgulamadan para verince rahatlayan vicdanlarımız, işe yarayacağına daha emin olduğumuz kurumlara ‘Convers’ ayakkabımızdan, ‘Vakko’ çantamızdan arttırıp da veremediğimiz paranın telafisine yetiyor diye mi düşündürüyor? En önemli barınma ihtiyacı bile asgari ücretin 3 katıyken neden İstanbul’a yığılıp kaldık bunu düşünemiyor muyuz? Gelişmeyi tek ataktan sürdürmek bize yeter diye mi yaptık kalkınma planını. Kimi suçluyoruz? Bu şartlarda aybaşını getirmekten başka bir şey düşünmez olan insanlarımızı mı? Neyin öncelikli olduğunu göremeyecek kadar kör mü etti gözümüzü para hırsı. Bir başkasından fazla kazanınca, en çok kazanınca, gerçekten kazanmış mı oluyoruz, yoksa kaybetmiş mi oluyoruz? En önemli kaynağımızı, insanı öncelikli tutan düşünceye uzak, parası olan insanı ön plana çıkaran yaşamlarımız, elde etmek istediklerimize yetecek mi? Bize öğretilen sevginin ne kadarını saklıyoruz kalbimizde ve ne kadarını paylaşıyoruz çevremizdekilerle. Yöneticiler değişsin diyoruz, işte tamam günah keçisi, yönetim! Bizler güdülen bireyleriz! Bu durumda yoksa birey değil de koyun mu oluyoruz! Tek bir damladan göller oluşacağını söyleyen atasözümüz bile var hâlbuki. Biz yine de bir şey yapmayalım diyoruz. Yönetim değişsin işte. Biz toplanmayalım, halkça, özgürce hukuksal yollarla, düşünerek kendi kararlarımızı almayalım. Neme lazım, ne olur ne olmaz. Hem neden yönetici seçtik ki işte, her şeyi başımızdakiler yönetedursun, hoşumuza gitmezse söyleniriz, değişim yapılmazsa belki harekete geçeriz, belki de bir 60 yıl bekler ve işte bu hale neden geldik diye düşünürüz! Benim evim olsun, aşım olsun gerisi beni alakadar etmez mi diyoruz bütün bu süreçte, yoksa bunun aksini düşünen, komşusu açken kendi tok yatamayan insanlar çoğunlukta da ellerinden bir şey mi gelmiyor? Üzerlerindeki baskı mı bezdiriyor onları? Baskı, toplumsal baskı, pahalılık baskısı, patron baskısı derken sonunda kendimiz üzerinde kuracağımız ‘benlik baskısı’nı mı doğuruyor? Var olma baskısı mı yaşıyoruz? Kendimizi sorguya çekemeyecek kadar ağırlaşabilen bu baskıyı kimseye ve ‘bize’ güvensizlik olarak mı isimlendiriyoruz? Bu yaşamlarla nereye sürüleceğiz ya da ipleri artık elimize alabilecek cesareti birbirimize, güvenerek aşılayabilecek miyiz? ‘Diğerleri’ dediğimiz ötekileştirdiklerimizi seyredip bize bir şey olmaz demeye devam mı edeceğiz, yoksa ‘bugün sana yarın bana’ diyebilip birilerinin elinden tutarak büyüyecek miyiz? Bizim seçme hakkımız var! |
| ADINI SEN KOY Herkes düşündüğünü söyler çoğu zaman. Düşünce ise Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde aynen şöyle ifadesini bulur: “ Dış dünyanın insan zihnine yansıması.” Peki, “Dış dünya dediğimiz şey bizden bağımsız şekilde var olan değil mi?”. Öyle ise “Neden bu kadar farklı düşünen var?“ diye bir soru geliyor insanın aklına. Bu soruların cevaplarını bulup kavramaya başladığımızda, aramızdaki farklar ne olursa olsun birbirimizi anlamaya ve saygı göstermeye, ayrıca da tek gerçeğin bizimki olmadığını belleğimize kazıyıp, belki de birbirimize daha yumuşak ve hoşgörülü davranmaya başlayabiliriz. Belki de bizi ayıran şeylerin aslında birleştirici de görev yapabileceğine şahit olabiliriz. Bu girişi neden yaptım ya da böyle sorularla girip, cevap vermeden bıraktım? Bunu sizlere bırakıyorum ve asıl konuya geçmek istiyorum. İnsanoğlu yüzyıllar, binyıllar boyu hep doğayla mücadele etmeye çalışmış. Bunu başarabilmek içinde anlaşmak ve doğaya karşı güçlerini birleştirmek zorunda kalmış. İnsanoğlunun, isteyerek ya da istemeyerek, yapmış olduğu bu anlaşmaya tarihçilerin söylediğine göre “Toplum Sözleşmesi“ deniyor. O günden bugüne insanlık bu birleşmenin ve görev dağılımının neticesinde doğaya müdahale etmeyi, bazı noktalarda kontrol etmeyi başarmış. Ama ne olursa olsun, yaratıkların en yücesi de, hayvanlar âleminin bir parçası da olsa, hala halledemediği sorunlar var. Bana sorarsanız pekte halledeceğe benzemiyor şu yakın zamanda. Bunun için yeterli bilgiye, sevgiye ve en önemlisi de metafizik düşünce sisteminden kurtulup, diyalektik bir düşünce sistemini o küçük beynine yerleştirmesine ihtiyaç var. Burada tüm insanları kastetmiyorum tabiî ki. Ama çoğunluktan bahsettiğim konusunda da hiç mi hiç kuşku yoktur sanıyorum. Ayrıca küçük beyin de bir hakaret olarak algılanmamalı. Çünkü küçük bir dünyada yaşadığını zannediyor, kendi algıladığına inanıyor. Kitap okumuyor, tartışmalara girmekten kaçıyor, farklı perspektifleri algılayamıyor, kendi düşüncesinin ötesinde hiçbir gerçekliği varsaymıyor ve ezberler içinde yaşıyor. Belki buna karşı çıkacaklar olacak. “Başta ne söyledin. Şimdi ne söylüyorsun?”, “Hani insanları hoş görmeliydik”. Evet, ama hepsini de hoş görmek biraz safdillik olurdu. Gerçekten bilemeyenler, bildiği halde zor olduğu için yan çizenler ya da her şeyi bilip uygulama yetisine sahip olup da çıkarına ters düştüğü için yok sayanları ayırmak gerekli. Benim burada üzerinde duracağım üniversiteli gençlik, aslında ikinci guruba girenler. Bugün gençliğe bakıyorum da durum iç açıcı gibi gözükmüyor. Yanılıyor da olabilirim, ama bu benim düşüncem. Ne zaman bir şeylerden konu açmaya çalışsam, beyin fırtınası yapmak istesem, ağlanmaktan sızlanmaktan yakayı kurtarıp çözüm yolları üzerine düşündürtmeye çalışsam, “Aman Onur sende ya!!! Gene başlama!!! Çok sıkıcısın!!! Bundan başka konu bilmiyor musun kardeşim!!!” diye serzenişte bulunan onlarca yüzlerce kişiden bahsediyorum. Sosyal bir proje hazırlamaya çalışıyorsunuz, bırakın destek vermeyi bir şeyler söylemeseler de moralim bozulmasa diye dua eder oldum. Evet haklısınız. Hep kötü örnekleri seçiyorum. İyi olanları da söylemek lazım. “Evet, çok doğru söylüyorsun. Bir şeyler yapmak lazım” diyen ama sonrasında hiç mi hiç ortalıkta gözükmeyen bir kesim de var. Ha unutmadan bir diğerini de söylemezsem haksızlık etmiş olurum galiba. “ Güzel söylüyorsun. Ama bunu yapmak çok zor. İşim gücüm var. Sen yap biz tutarsa geliriz. Yardıma ihtiyacın olunca söyle abi.”, şeklinde de konuşanlar yok değil. Varsa yoksa derslerden alacağı notlar peşinde koşan, onun haricinde taksimde içmeye gitmeyi, sergilerdeki bedava içecekler için etkinlikleri kovalamayı, kızlarla vakit geçirmek için tüm kişiliğinden ödünler vermeyi, sadece ve sadece insanları eğlendirmek ve böylelikle çevre edinmeyi kendine amaç edinmiş insanlarda yok değil hani. Bir elin parmaklarını geçmeyen, diğer insanlar içinde elinden geldiğince büyük ölçeklerde bir şeyler yapmak isteyen, para ve diğer maddi şeylerden ziyade kendi ve çevresindekileri de tatmin eden işlerle uğraşmaya gönül vermiş insanlarda var. Ama onları bulmak gerçekten çok zor. Samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. Ya da ben çok rastlayamıyorum. “Bir adamcağız ışığın altında saatini ararken oradan geçen başka biri merak etmiş ve adama gidip sormuş, ” Ne arıyorsun?” diye. Adamcağız cevap vermiş. “Arka sokakta saatimi kaybettim onu arıyorum”. Adam şaşırmış ve yeniden sormuş, “ Arka sokakta kaybettiysen burada niye arıyorsun?” diye. Adamcağız yine cevap vermiş “ Orası karanlıkta o yüzden.” Belki de yanlış insanları yanlış yerde arıyoruz. Bazen kendi kendime soruyorum; ” Acaba düşünen insanları bilim yuvası olan üniversitelerde değil de Kur-an kursunda mı aramak lazım?” diye. |
| HEYKELE BAŞLARKEN MALZEME Heykel sanatı, primitif toplumlardan günümüze kadar süre gelmiş bir sanat dalıdır. Günümüz sanatı her ne kadar video-enstelasyon gibi dallarda kendine ifade bulsa da, klasik anlamda heykel de varlığını sürdürebilmektedir. Bu bağlamda klasik heykele başlarken, ( Klasik heykelden kast edilen, yalnızca realist çalışmalar değil modernist çağın kübizm, fütürizm gibi akımlarını da kapsamaktadır. Klasik deyimiyle burada kast edilen malzemeye şekil verilerek yapılan işlerdir. ) Ana malzemeler nelerdir? Bu malzemeler nerelerde, ne şekilde ve hangi aletlerle kullanılıyor, onları konuşacağız. Bu malzemeleri; çamur(kil), metal (demir, bakır, gümüş, pirinç, çelik vs.) olarak sınıflandıracağız. İlk başta kil modelaja çok uygun, yumuşak bir malzemedir. Genellikle ahşaptan, metalden yapılmış ebeşuar denilen el aletleri ve parmaklarla hızlı bir şekilde çalışabileceğimiz, organik-kütlesel formlar yapmaya özellikle müsait bir malzemedir. Eğer tasarımımızda çamur, kütle olarak kendini taşıyamazsa bir strüktür kurulup, uygulama onun üzerine yapılır. Heykel çamurunun, seramik çamurundan farkı; fırına sokulup pişirilemeyen, ıslatılıp kapatılmadıkça kuruyup çatlayan bir malzemedir. Bu yüzden heykel çamurundan yapılmış işlerin muhakkak alçı kalıbı alınır. Ardından arzu edilen bir döküm malzemesine çevrilir. Heykel çamurunu korumak imkânsızdır. Döküm malzemelerine gelince; alçı en ucuz ve en dayanıksız malzemedir. Dış mekânda sergilenmesi pek elverişli değildir. Daha çok polyester döküm tercih edilir. Suya dayanıklı, daha az kırılgan, boyanabilir hafif bir malzemedir. Bakır ve pirinç alışımı bronz ise, daha farklı bir döküm yöntemi gerektiren bir malzemedir. Bronz, gümüş gibi malzemeler ilk mum kalıplar halinde hazırlanır. Ardından ısıya dayanıklı özel alçılarla kaplanarak, eritilmiş olan bu alaşımlara dökülür. Bronz, içinde bakır barındırdığından çok çabuk oksitlenir. Bu yüzden malzemenin rengini korumak istiyorsak, muhakkak şeffaf-mat bir vernikle sabitlenmeli ve hava ile teması kesilmelidir. Metal ise parçadan bütüne doğru bir yöntemle çalışılmasını gerektiren bir malzemedir. Argon, oksijen gibi kaynaklar yapılarak parçalar birbirine eklenebilir. Dış mekânda, zamanla paslanmaması için bu malzemede sabitlenmelidir. Metal, bunun dışında ahşap, demir, lastik tokmaklarla dövülerek, metal kalemlerle oyularak da şekil verilebilir. Taş ve ahşap, bütünden parçaya doğru yontu sistemiyle çalışılacak bir malzemedir. Her iki malzemenin de el aletleri ve makineleri birbirinden farklıdır. Taş için daha çok elmas uçlar kullanılırken, ahşap için scarpela kullanılır. Taş daha sert ama her yönünden müdahale edebileceğimiz bir malzemeyken, ahşap yontarken ahşabın suyunu hesaba katarak yontmamız gerekir. Bu iki malzemede kendi içinde sertliklerine göre değişir. Örneğin kandıra çok yumuşak bir taşken, onixs sert, kristalize, büyük parçalar halinde kırılma riski taşıyan bir taştır. Ya da ıhlamur yumuşak bir ağaçken kayın, kiraz sert, oymacılıkta kullanılan bir ağaçtır. Malzemenin sertliği, yontulurken ne şekilde parçalar kopardığı oluşturulacak tasarım için çok önemli bir etkendir. Bunları her ne kadar bu şekilde konuşsak da, esas malzemeyle tanışma atölyede birebir, o malzemeyle oynarken olacaktır. |
| TOP YUVARLAK MIDIR Güzel sanatlarda değildir; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde en çok oynanan top oyunu “heksek”tir. Heksek kumaştan yapılmış bir topla oynanıyor. İçinde pirinç gibi birşeyler var, ilginç bir icat açıkçası. Heksek oyunu cambazlık gibi bir şey. Takımlı veya skorlu bir oyunu yok sanırım, en azından varsa da ben henüz görmedim. Tek kişinin yeteneğine dayanan bir oyun kısacası. Güzel sanatlarda, yani özel yetenek sınavı ile öğrenci alan bir okulda durumun böyle olması komik bir tesadüf olabilir mi? Okulun futbol takımı dışında başka bir spor takımı toplayamaması Güzel sanatların veya da genel olarak sanatın; bencil, öznel, şahsi yanından mı kaynaklanıyor acaba? Günümüzde gelişmiş olarak kabul edilen ülkelerde çalışkan veya zeki (bunun tartışması ayrıca yapılabilir) öğrencilerin dışında burs alan iki öğrenci grubu var, bunlar; - Sanatla ilgilenenler - Sporla ilgilenenler Bu bize sanatın ve sporun önemini anlamak adına küçük bir örnek olabilir. Fakat neden Güzel Sanatlarda sporla ilgilenen pek az bulunuyor? Bir mimarın amacı bina yapmak değil; ihtiyaçları karşılayan, yaşayan, güzel bir mekan üretmektir. Mesela ben bir mimarlık öğrencisiyim ve okulun voleybol takımındayım (takım dediğim de 6-7 kişiyi zor topladık.) Şimdi ben o voleybol sahasında idman yaptım, maça çıktım, soyunma odalarını kullandım, kısacası orada yaşadım. Bu okuldan okulun en kötü mimarı olarak mezun olduğumu varsaysak bile, artık okulun en iyi mimarından daha iyi bir voleybol sahası tasarlayabilirim. Ben oradaydım. Sahadaydım, maçım vardı. Saha kenarındaydım, ısınma hareketleri yapıyordum. Maçtan sonra duşu kullandım veya tuvalete gittim. Belki benim maçımdan sonraki maçı izlemek için seyircilerin arasına karıştım. Okulun birincisi varsaydığımız arkadaş da projeyi aldı eline ve şunu yaptı, 12 kişilik soyunma odası = 2 x 12 = 24 metrekare ve bitti… Hangimizin mekanının yaşama şansı daha yüksektir? Basketbol oynamamış bir ressam basketbol oynayanları nasıl çizer? Top oynamamış biri nasıl forma tasarlar? Mesleki başarıyı bir yana bırakacak olursak, gençliğinde sporla uğraşmamış birisi veya sportmenlik hakkında bir bilgisi olmayan birisi, fair-play denildiğinde hiçbir şey anlamayan birisi, nasıl sanatçı olabilir? Sanat, asla şarap içip sevişmek için değildir. Sanat bir onur, gurur duyulacak bir eser, hayata karşı duruş ve bir ifade biçimidir.. Bir voleybol maçı düşünün lütfen; - Yine de hiç yenme şansınız olmayan rakibinize karşı direndiniz, işte bu karşı duruştur. - Yenileceğiniz halde sportmence davranıp elinizden geleni yaptınız, işte bu onurdur. - Aldığınız güzel bir sayı belki bir bloğumuz, bir servisiniz veya çıkarttığınız zor bir top gurur duyduğunuz bir şeydir. - Sonra da bu maçı konuştunuz, belki de benim gibi yazarak ifade etmeyi tercih ettiniz… - Ve güçlü rakibinize karşı neden sadece altı kişi olduğunuzu, neden on iki kişilik kadroya girmeyi kimsenin önemsemediğini sorarak da yazınızı bitirdiniz.. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim, İyi günler… |
| NAZAR “Üniversitelerde öğretim nasıldır?” diye düşündüğüm zamanları hatırlıyorumda, ne kadar pembelermiş. Ne kadar olması gereken varsa hepsi varmış. Profösörlerimiz, öğretmenlerimiz biz öğrencilerle birşeyler öğrenirken, öğretme çabası içine girmişler. Bilginin sınanabildiği, özgür irade ve düşüncelerle konuların irdelendiği ve sonuca el birliği ile varılan bir öğretimmiş. Her birey tecrübelerini aktarırken dahi kesin yargılardan arınmış herhangi bir ideolojinin maşasıymış gibi davranmadan, doğru olanı sonsuzda sıkıştırıp bulmaya çabalıyormuş. Farklıymış. Ama her halukarda gerçek olanı belirleyenin hayat olması, benim doğrularımın hayatın gerçekleri altında ezilmesini kaçınılmaz kıldı tabiki. Bunu anlamam İstanbul Üniversitesi’ni kazanmamla dahada kolay oldu. İstanbul Üniversitesi benim için yeni, yaşanması zor ama bir o kadar da yaşanması gereken bir dönemin kapılarını açmış oldu. İlk olarak üniversitenin kapılarına dayandığım gün, kapıda kocaman bir pankartla karşılandım. “Hoşgeldin Nazım”( Nazım Hikmetin vatandaşlığa kabul edileceği günler). “Vay” dedim çok etkilendim. Bu bir işaret olmalıydı. Karmaşanın, zıtlığın, yaşamın bir işareti. Turizm İşletmeciliği bölümünü kazanmıştım. Mutluydum çünkü turizimin göbeğinden, Antalya’dan geliyordum. Öğretimde ingilizceydi. Tam istediğim gibi diye düşünürken, bir akşam haberlerde o dönemin turizm bakanı Erkan Mumcu’yla, Sayın rektörümüz Kemal Alemdaroğlu’nun tartışmasına rastladım. Belli ki birbirilerini pek sevmiyorlardı. “Amaaan” dedim “ Nedir paylaşamadığınız? “ O sene ne oldu dersiniz. Öğrendim ki bizim bölümü kapatmışlar. Kara kara düşünmeye başladım. Geleceğimin, hakkımın elimden alındığını düşündükçe eğitime olan güvenimde bir o kadar sarsıldı. Bende üniversite içinde gerekli yerlere durumumla ilgili dilekçe verdim. Bana verdikleri cevap şaşırtıcı oldu; “Fakülte içinde istediğin bölümü seç.” Vaay be dedim bu işler bu kadar kolaymış demekki... İktisat. Benim okumayı düşündüğüm bölüm değil ama seçeneklerim arasından en mantıklısı. Kazandığım puanla zaten girebileceğim ama yazmadığım bir bölüm. İçimde bir tuhaflık, ne yapacağını bilemeyen bir hayal kırıklığı ile eğitime devam etme kararı aldım. Bizim üniversite bir alemdir. Farklı bir dünya sanki. “İmposible is nothing but nothing is impossible” durumu söz konusu. Her türlü çatışma, savaş alanı, siyaset mevcut. Üstelik bu olayları kaçırdığınız taktir de, evde televizyonlardan, akşam haberlerinde tekrarını izleyebiliyorsunuz. O olaylardan bir tanesinde de ben kampüsün içinden yemekhaneye doğru yürüyordum. Yürürken yerde bir yere yığılmış küçük taş parçalarıyla, birbirlerine çapraz, dik olarak dayandırılmış sopalar gördüm. Etrafında da tedirgin şekilde bekleyen bir öğrenci grubu. “Ne oluyor burda acaba” diye düşünürken, uzaktan bir öğrencinin “geliyorlar, geliyorlar” diyerek o gruba doğru koştuğunu duydum. Gruptaki bütün öğrenciler ölüm korkusunu suratlarına giydirmiş, yığılmış olan taşları avuçlarına doldururlarken ileriden, “allaallaalla” diyerek koşturan bir başka grup, birşeylerin gazına gelip sinirlenmiş, yok edilmesini gerekli gördüğü sol görüşlü gruba doğru taaruza kalkmış geliyordu. “Bu bir rüya olmalı” diye düşündüm. Nerede ve ne amaçla olduğum aklımdan gidivermiş bir vaziyette, yaklaşık 3 saniye bocaladım. Etraftaki olayla alakası olmayan öğrenciler, fakülte içine sığınmak için kaçışmaya başladılar. Bende onlardan biriydim. O gün bir çok öğrenci yaralandı. Fakültenin pencereleri kapıları kırıldı. Ertesi gün sınıfta dünün tedirginliğinide içimde hissederek dersi dinlerken, dışarıdan “hölö hölö” diye bağırıp eylem yapan bir grup öğrencinin sesi, asistan hocamızın sesini bastırınca: Asistan, “çocuklar sakın dışarıya çıkmayın” diyerek bizi rahatlatma çabası içine girdi. Sınıfta azınlıkta olan bir kaç kişi ile birlikte kapıdan dışarı çıktım. İlk olarak bina kapısına yığılmış sandalye ve masa gözüme çarptı. Sonra anladım ki bir grup nerden geldiği belli olmayan insan “hölö hölöö” diye bağırarak içeriye girmeye çalışıyor. Ve fakülte öğrencileride onları içeriye sokmamak için kapıya sandalye masa, ne varsa yığma çabası içine girmişler. Bende onlara katılmaya karar verdim. Dışarıdaki insanlar ellerinde satırlarıyla intikam nameleri atıyorlardı. İçeriye girmeleri hiç iyi olmazdı. Derken bu olaylar böyle sürüp gitti. Bi dönem öğrenciler okuldan polis eşliği ile çıkmak zorunda kaldılar. İstanbul Üniversitesi, benim hayalimdeki üniversitenin kapısına, sınıfına sahipti belki ama, eğitimine nazar deymişti. |
| YENİ ORTAÇAĞ Bu yazımızı insanlık ve geleceğine ilişkin artan endişelerimize, bunun arka planı hakkındaki görüşlerimize ayırdık. Konuyu önce toplumsal, izleyen yazımızda ise ekonomik perspektiften değerlendirmek istiyoruz. Yazımızın temel motivasyonu ise, maalesef, iki gündür adeta bir travma yaşamama neden olan, insanlık dışı bir tecavüz olayı oldu. İnsanlarımızın nasıl böyle bir noktaya geldiğine, insanlığın nereye gittiğine böyle bir vesileyle kafa yorma gereği duymak zorunda kalmaktan dolayı gerçekten üzgünüm. İnsanlık aydınlanma sürecini yaşamadan önce, özellikle Avrupa kıtasında, çok zorlu bir dönemden geçti. Din savaşları, engizisyon mahkemeleri, aforoz, giyotin gibi konu ve kavramları akla getiren bu çağ; orta çağ, skolastik düşünce çağı gibi isimlerle anıldı. İnsanlık için yüz karası uygulamaların yoğun olarak görüldüğü bu çağın ardından, Büyük düşünürlerin (Volter, J. J. Ruso gibi) etkisi ve katkısıyla gerçekleşen aydınlanma yeni bir çağın, akıl çağının kapısını açtı. Böylece inanç ile aklın toplumdaki konumunun yeniden şekillenmesi sözkonusu oldu, laiklik ve bilimsel düşünme önplana çıktı. İnançların birey ile tanrı arasında olduğunu, toplumsal yaşamın düzenlenmesinde temel referansın din değil akıl ve onun ürünü olan hukuk olması gerektiği düşüncesinin kabul gördüğü bu aydınlanma sürecinin ardından insanlık çok hızlı ve büyük dönüşümler yaşadı. Bir birey ve toplum için aklın ve inancın yerini doğru konumlandırmak hayati önem taşır. Bunları doğru konumlandırmayan birey özel hayatında, toplumlar ise bireyler ve kurumlar arasındaki ilişkilerde ciddi sorunlar yaşar. Türkiye’de bitmeyen laiklik ve türban tartışmaları bunun somut bir örneğidir. Bu sorun daha uzun yıllar devam edecektir. Çünkü, aydınlanmayı yaşamamış, kişiden bireye geçememiş, 3,8 yıl ortalama eğitim almış, çağdışı test ve ezbere dayalı eğitim sistemi bulunan bir toplum ve bu konulardan nemalanan siyasetçiler var olduğu sürece bu sorunun aşılması olası görünmemektedir. Bundan daha kötüsü ise, ümitlerin de her geçen gün azalmasıdır. Artan hırsızlık, kapkaç olayları, bir türlü bitmeyen yolsuzluklar, devam edegelen kutsal inançlarımızın paraya tahvil edilme çabaları, fakirlik ve açlık sınırında yaşayanların sayısındaki artış, her geçen gün azalan güvenli yaşam alanları, kirlilik (insan, çevre, hava), işsizlik, terör, seri cinayetler, tinerci çocuklar ülkemizde adeta bir ortaçağ görüntüsü vermektedir. Türkiye ve insanlarımızın bunu hak etmediğini, bu durumu kabullenmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Peki ya dünya genelinde durum farklı mı? Cevabı hemen verelim; hayır. Bir ülkeye sözde “özgürlük” ve “demokrasi” getirmek için asker gönderilmiş ve o ülkede 700 bini aşkın insan yaşamını yitirmişse, Bir ülkeye, kaçırılan bir askerini kurtarmak amacıyla girildiği söylenmiş ve yüzlerce insanın yaşamını yitirmesi, yüzlercesinin evsiz kalmasına neden olunmuşsa, Dünyanın en fakir ülkelerinden birinin yöneticileri, açlıkla, yoksullukla mücadele etmek yerine sınırlı kaynaklarını nükleer bomba yapmaya ayırabiliyorsa, Halkı istemediği halde o ülkede Birleşmiş Milletler askeri gücü bulunuyor, bu gücü çağıran başka bir ülkeye asker gönderilmiyorsa, Milyonlarca insanın açlıktan ölmeyi beklediği bir kıta dururken, bazı ülkeler fiyatlar düşmesin diye tarımsal (gıda) üretimini azaltabiliyorsa, Tüm dünyada, insanlar için kullanılması mümkün olan 600-700 milyar dolarlık kaynak silahlanmaya ayrılıyorsa, AB’ye tam üyeliği sürecinde bir ülkenin farklı bir dinden olması, söylenmese de, engel olabiliyorsa, Bir dinin en üst temsilcisi aynı tanrıya inanan başka bir dinin peygamberini aşağılayabiliyorsa… Dünya nereye gidiyor? İnsanlık nereye gidiyor? Neden? Canlıların en özellikli olanı, aklını kullanabileni; insan. Neden herkes için, tüm insanlık için fayda sağlayacak şekilde aklını yeterince kullanmıyor? Oysa, dünyanın sahip olduğu kaynaklar, bilim ve teknolojinin de yardımıyla, tüm insanların daha iyi koşullarda yaşamasına imkan verebilecektir. Bunun için gereken en önemli şey, iyi insan olmak, iyi insan olarak karar vermek, insanlık için bir şeyler yapmayı istemek ve yapmaktır. Anlamıyorum. Anlayamıyorum. Utanıyorum. Ben de insanım… Parasını kaybeden bir şeyini, cesaretini kaybeden çok şeyini, ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir. YENİ ORTAÇAĞ ( EKONOMİK PERSPEKTİF ) Önceki yazımızda insanlığın görünen gidişatının hiç de iyi olmadığını, bunun gerek ülkemiz gerekse dünya geneli için geçerli olduğunu somut bazı örnekler yardımıyla ortaya koymaya çalışmıştık. Bugün ise bu olumsuz gidişatın hem bir nedeni hem de bir sonucu konumunda bulunan ekonomik boyuta, ekonomide ortaçağa ilişkin görüşlerimize yer vermek istiyoruz. Toplumsal yaşamdaki gelişmelerin, değişmelerin temel dinamiği ekonomide ortaya çıkan gelişmelerdir. Bu süreci sistematik olarak şöyle özetleyebiliriz; - Toplumu değiştiren süreç bilimsel bilgi üretimiyle başlar. - Bilimsel bilginin toplum yaşamına yansıması, bu bilginin bir çeşit uygulaması ve/veya somut hali olan teknoloji aracılığıyla gerçekleşir. - Teknolojinin pratik değer kazandığı alan ise öncelikle ekonomi olur. Zaten yeni bir teknolojinin pratik açıdan değer taşıması ekonomik açıdan anlamlı olmasına bağlıdır. - Yeni teknolojiler ekonomik alanda, yani üretim sürecinde üretim faktörleri (emek, sermaye, doğal kaynak ve girişimci) arasındaki ilişkileri, bunlara olan ihtiyacın düzeyini dolayısıyla da rollerini etkiler. Buna bağlı olarak sosyal yapı (yeni meslekler, kentleşme, değişen sınıfsal ilişkiler ve anlayış vb.) yeniden şekillenir. - Sosyal yapı ve bundaki değişmeler ülkenin siyasi yapısını doğrudan etkiler. Çünkü, ekonomik ve sosyal yapıda yaşanan değişmeler halkın kamusal mal ve hizmet taleplerindeki öncelikleri değiştirir. Bu öncelik değişmelerini iyi kavrayan ve iyi dillendiren siyasi partiler daha fazla oy alır. Partilerin oy dağılımı sınıfsal temelden çok beklentilere cevap verme düzeyi ile, en azından söylem temelinde, daha fazla bağlantılı hale gelir. - Bilimsel bilgi, teknoloji, ekonomi, sosyal alan ve politik boyutta yaşanan değişmeler kültürel alanı da yeniden şekillendirir ve yeni değer sistemlerini (dini, ahlaki, sanatsal vb.) getirir. Bugünün dünyasına, gelinen noktaya bu sistematik süreç açısından baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: 1- Bilgi üretimi ve teknolojik yenilenme akıl almaz bir hıza ulaşmıştır. 2- Üretimin temel girdisi emek ve sermayeden çok bilgi olmaya başlamıştır. 3- Bu gelişme bir taraftan işgücü talebinin niteliğini değiştirmekte diğer taraftan geleneksel emeğe (kol gücü) olan ihtiyacı azaltmaktadır. 4- Eğitimdeki fırsat eşitsizliği nedeniyle alt ve orta gelir grubundaki kişiler / çocukları kendilerini nitelikli emek (bilgi işçisi) haline getirecek imkanlardan yeterince yararlanamamaktadır. 5- Böylece zaten dengesiz olan gelir dağılımı daha dengesiz hale gelmekte, geniş kitlelerin ümidi azalmakta, sisteme olan güven zedelenmektedir. 6- Böylesi bir sosyal zemin alternatif sistem arayışlarını (radikal uç partiler, gizli siyasi oluşumlar, tarikatlar vb.), illegal kazanç yöntemlerini (hırsızlık, kapkaç, mafyatik oluşumlar, uyuşturucu ticareti, organ mafyası, yolsuzluk, rüşvet, adam kaçırma vb.) ve ölümcül çözüm yöntemlerini (intiharlar, intihar komandosu, terör) artan bir şekilde gündeme getirmektedir. 7- Böylece hem üst gelir grupları hem de diğer vatandaşlar için yaşam alanının güvenliği, yaşamın anlam düzeyi azalmaktadır. 8- Bu gidişat, teknolojisinin suçlarda kullanılmasının getirdiği imkanların da artmasıyla, kamunun güvenlik hizmetlerinin yetersiz kalmasına, herkesin güvenliğini kendisinin sağlamaya yönelmesine (silahlanma, özel güvenlik sistemleri ve elemanları) neden olmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, kanımca, ekonomideki ortaçağın gerisinde; bugünkü hakim paradigmanın önermeleri doğrultusunda insanı unutan, insani değerleri sürekli maddileştiren ekonomi politikalarının kaçınılmaz olarak artırdığı yoksulluk, açlık ve tatminsizlik bulunmaktadır. Böylesi bir yapı hemen hemen tüm ülkeler için geçerli olmakla beraber, kaynakları bir şekilde (yüksek miktara ulaşan borç faizi ödemeleri, spekülatif yabancı sermayenin-sıcak para- elde ettiği çok büyük kazançlar, doğal kaynakların ucuza kullanımı, ucuz işgücü çalıştırma vb.) gelişmiş ülkelere akıtılan geri kalmış veya gelişmekte olan ülkeler için çok daha belirgindir. Bu nedenle bu ülkelerde ekonomik istikrarsızlık ve sosyal huzursuzluklar daha fazla görülmektedir. Bu bozuk sosyal barış ortamı ve ekonomik istikrarsızlıklar ise yine gelişmiş ülkelere, ucuza özelleştirmeler, edilgen hükümetler, medya aracılığı ile kolay yönlendirilebilir bilinçsiz kitleler yoluyla, fayda sağlamaktadır. Bu yapı bir süre daha devam edecek, dünya yaşanması daha zor bir hale gelecek, ümitler daha da azalacak gibi görünmektedir. Sonrasında olacaklara ilişkin tahminlerimizi ise bugünün gözlükleriyle yapmaktan korktuğumuzu ifade etmek istiyoruz. Dileriz, çok geç kalmadan, küresel senaristler bu korku dizi-filminin sonraki bölümlerini yenilemek ihtiyacını hissederler. Aksi halde, hem dizide oynayacak hem de diziyi seyredecek insan bulamayacaklar... Binlerce yıl önce insanlar, vahşi hayvanlardan korunmak için güvenli konutlar (mağaralar, yüksek yerlere barakalar vb.) yapıyordu. Bugün ise insanlardan korunmak için. Böylesi bir değişim/dönüşüm herhalde her “insan” için utanç vericidir. İnsanlık nereye gidiyor? Bütün yollar yoksa W. Bosh’a mı çıkıyor? |
| SANAYİİ NEFİSE MEKTEBİ SANAYİ-İ NEFİSE MEKTEB-İ ÂLİSİ 2. Abdülhamit döneminde Osman Hamdi Bey tarafından, 1 Ocak 1882 yılında kurulmuştur. 2 Mart 1883 yılında da öğretime başlamıştır. Okulun ilk binası, şimdiki İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin içindeki Çinili Köşk’ün yanına inşa edilen 5 derslikten, 1 atölyeden ibaret olan ve 1916 yılına kadar hizmet vermiş bir binadır. 20 öğrenci ile açılan resim, heykel, mimarlık ve hakkâklik (oymabaskı) alanında eğitim veren Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşu; usta-çırak ilişkisi yerine, okuldan yetişen sanatçılara duyulan ihtiyaç sonucu gerçekleşmiştir. Mimarlıkta ve ona bağlı süsleme sanatlarında, önemli eserler sunmuş bir toplumun sanatçılarının da, yaşadığı çağın bilgileriyle donanarak yetiştirilmesi gerekiyordu. 1834’de padişah 2. Mahmut’a, bir mimarlık okulu açılması teklifinde bulunuldu. Padişah bu teklifi kabul etti. Ancak mimarlık okulu açılmayıp, 1834 ‘de Harbiye Okulu açıldı. Daha sonra, 50 yıl kadar bir süre mimarlık okulundan söz edilmedi. Yaşanılan dönemin sanat estetiğini özümsemiş mimara duyulan ihtiyaç, bir süre yabancı mimar istihdamı suretiyle karşılanmaya çalışıldı. Yabancı mimarların, yaptığı binaların kuşkusuz yabancılık kokan bir tarafı bulunacaktı. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin eğitime başlaması işte bu önemli noktaya çözüm getiriyordu. Sanayi-i Nefise Mektebi kurulurken, Fransız Güzel Sanatlar Akademisi örnek alınmıştır. KIZ SANAYİ-İ NEFİSE MEKTEBİ Sanayi-i Nefse Mektebi bir erkek okulu olarak kurulmuştur. Kız çocukları için düşünülen öğretim daha ziyade ilkokul seviyesinde bir öğretimdi. 2. Meşrutiyet’ten sonra bu fikir değişti. 1914 yılında Kız Sanayi-i Nefise Mektebi kuruldu. Kız Sanayi-i Nefise Mektebi, Bezmialem Valide Sultan Mektebi diye tanınan, şimdiki İstanbul Kız Lisesi binasında faaliyete geçmişti. Birkaç yıl sonra, Gedik Paşa’ da ki binaya taşındı. 10 yıl sonra, kız ve erkek Sanayi-i Nefise Mektepleri birleşti. AKADEMİNİN BİNALARI Osman Hamdi Bey’in, 1916 ‘da müdürlükten ayrılması üzerine; Sanayi-i Nefise Mektebi kendisi için yapılmış binadan çıkartılıp, müzeye tahsis edildi. Mektep için 10 yıl sürecek göçebelik döneminin başlaması, Türkiye’nin güzel sanatlar eğitimi tarihinde üzüntü ile hatırlanacak bir dönem olarak iz bırakmıştır. 2 Ekim 1916 ‘da ilk binasından çıkartılan akademi, Cağaloğlu’nda, Lisan Mektebi binasına taşındı. 13 Mayıs 1919’da bu binadan çıkartılıp, Şehzadebaşı ‘da bir binaya yollandı. 9 Mayıs 1920’de bu binadan da çıkarılıp, Divanyolu’ndaki Gedik Kahyası Salih Efendi Konağı diye tanınan, şimdiki Sıhhiye Müzesi’nin bir kısmına gönderildi. 1921’de Divayolu’ndaki binadan çıkartılıp Cağaloğlu’daki Lisan Mektebi’ne ikinci kez yerleştirildi. Akademi, 10 yıl sürede gayrimenkul binalarda ders yapmaya mecbur kalmanın yanında, nakiller sırasında öğretim malzemeleri ziyanına da uğramıştır. Akademinin, binadan binaya göç ettirilmesi, onun gelişmesini engellemenin çok ilerisinde, mevcut durumunu da hayli zedelemiştir. Cumhuriyet yönetimi, iyi bir binaya yerleştirme konusunda, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne sahip çıkmıştır. Son Osmanlı parlamentosunun toplandığı Fındıklı’daki, Cemile Sultan Sarayı 1926’da Sanayi-i Nefise Mektebi’ne tahsis edildi. Akademinin şimdiye kadar gördüğü binaların en iyisi ve en genişiydi.1 Nisan 1948’de çıkan bir yangınla okulun yanması, Güzel Sanatlar Akademisi’nin bina konusunda çektiği sıkıntılar için yeni bir başlangıç oluşturdu. Binanın onarılıp içine girilebilir hale getirilebilmesi, 5 senede ancak mümkün olabildi. 23 Nisan 1953’te yeniden eğitime başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının temel ilkelerinden olan bilim ve sanat alanlarında evrensel değerlere yönelme ve çağdaş dünya ile bütünleşme isteği, çağdaş insan yetiştirmeye yönelik çabaları ön plana çıkarmıştır. Bu nedenle de müze kurmak, geçmiş dönemlere ait yapıların bu müzelerde değerlendirilmesi ve kültürün korunması olduğu kadar, sanat yapıtlarını halka mal edilmesi açısından da Cumhuriyetin ısrarla üzerinde durduğu bir konu olmuştur. 20 Eylül 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi ”Devlet Resim ve Heykel Müzesi” olarak halka açılmıştır. 27 Aralık 1937’de Akademiye devredilmiştir. Mimar Sinan Üniversitesi’nin, Tophane’nin üniversite bünyesinde eğitim ve kültür amaçlı olarak hayata geçirilmesi teklifi, olumlu karşılandı. 1992 yılında Tophane, Mimar Sinan Üniversitesi’ne devredildi. Daha sonraki yıllarda akademi gelişerek mevcut bina yetersiz hale gelince, Cumhuriyet hükümetleri, akademinin bina ihtiyacına ilişkin çırpınışları karşısında duyarsız davranmıştı. Bunun ötesinde Akademi, Mimar Sinan Üniversitesi’nin, istediği binaları başkalarına vermekten de geri kalmadı ve kurum ömrünün yaklaşık yüz senelik bölümünü, çoğunlukla kıt kanaat ödenekler ve kısıtlı görevli kadroları ile geçirmiştir. MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ 04.11.1981 tarihinde kabul edilen İlgili yasa gereği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin ismi, Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştürülerek, mevcut birimlerine Fen Edebiyat Fakültesi de eklenmiş veMimar Sinan Üniversitesi adı ile yeni bir üniversite kurulmuştur. Fen-Edebiyat Fakültesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sosyal bilimler Enstitüsü ile Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul Devlet Konservatuarı’ndan oluşur. Bunların yanında 1988 Yılında eğitime açılmış olan Meslek Yüksek Okulu’na, 2002-2003 öğretim yılında başlayan 2. öğretim ile birlikte 3 program daha eklenmiştir. 2004 yılındaki düzenlemelerle birlikte üniversitenin adı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak bir kez daha değiştirilmiştir. |
| BAŞKENT İSTANBUL İstanbul: 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul Avrupa Birliği tarafından, Almanya'nın Ruhr/Essen ve Macaristan'ın Peç kentleri ile birlikte 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Avrupa Kültür Başkenti fikri, ilk kez 1983 yılında dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atıldı. 1985’de Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu projenin kapsamını belirledi ve uygulamaya koydu. 1985'den 2000 yılına kadar AB üyesi olan ülkelerin kentlerinden biri Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildi. 2000 yılına gelindiğinde, yeni bin yıl nedeniyle Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem birden fazla kente, hem de AB üyesi olmayan ülkelerin kentlerine de verilmeye başlandı. Böylece 2010 yılı için İstanbul’un başvurma şansı doğdu. Aynı yıl 13 Sivil Toplum Kuruluşu (STK) temsilcilerinden oluşan Girişim Grubu çalışmalarına başladı. Kentin kültür ve sanat insanları, akademisyenler, yöneticiler ve yeni STK temsilcilerinin katılımıyla genişleyen Girişim Grubu; Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın da desteklerini alarak İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmesi için bir dosya hazırladı. “İstanbul: 4 Elementin Kenti” başlıklı dosya 13 Aralık 2005'te, Brüksel'de Avrupa Birliği Komisyonu Eğitim ve Kültür Genel Müdürlüğü'ne sunuldu. Girişim Grubu temsilcileri 13 Mart 2006’da AB tarafından tanınmış kültür sanat adamları arasından seçilen 7 kişilik bir uluslararası jüri önünde başvuru dosyasını savundu. 11 Nisan 2006’da Jüri Başkanı Jeremy Isaacs oybirliği ile İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olmasını önerdiklerini açıkladı. Bu karar 13 Kasım 2006’da Brüksel’de Bakanlar Konseyi olarak toplanan AB üyesi ülkelerin Kültür Bakanları tarafından onaylanarak İstanbul’un AKB olması kesinleşti. Neden İstanbul? İstanbul, coğrafi konumu ve binlerce yıllık kültürel mirasıyla diğer dünya metropolleri arasında ayrıcalıklı bir konuma sahip. İstanbul, aynı zamanda Türkiye’nin de bir aynası. Kentin genç ve dinamik nüfusu yaratıcı bir enerji oluşturarak, İstanbul’u içinde yer aldığı coğrafyanın en dinamik kentlerinden biri haline getiriyor. İstanbul’da özellikle son yirmi yıldır gelişen kültür bilinci, kültür yaşamına yansıyor. Böylece İstanbul, yalnız İstanbullular için değil, tüm dünya için bir çekim alanı, bir kültür ve sanat merkezi niteliğini azanıyor. Dünya sanat çevrelerinin buluşma noktası haline gelen İstanbul, böylece farklı kültürler arasında esin paylaşımına olanak sağlıyor; global dünyada yerini alıyor, geleceğini şekillendiriyor. İstanbul, 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti projesiyle hedeflerini daha çabuk yakalama fırsatı arıyor. 21. yüzyıl dünyada kentler yüzyılı olarak biliniyor. Kentler kimliklerini, kültürlerini canlandırarak, ileriye taşıyarak ve birbirlerine anlatarak oluşturuyorlar. Birbirlerini kültür aracılığıyla daha iyi anlıyor ve daha iyi tanıyorlar. Böylece kültürün günlük yaşama katılması, toplumun her kesimine yayılması daha da önem kazanıyor. Kentsel gelişim, kentlik bilincinin özlenen düzeye ulaşması için kültürel değişimin vazgeçilmez olduğu biliniyor. Yaygınlaşması için ise, hem yönetimlerin, hem de sivil toplum kuruluşlarının daha aktif olmaları; bu konularda profesyonel bilgi ve deneyimden yararlanmaları gerekiyor. Böylece hem Avrupa Kültür Başkenti seçilen kentler, hem de dünya kültürüne yaptıkları katkıyla global kültür zenginleşiyor. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasıyla Avrupa, İstanbul’da kendi kültürünün köklerini keşfedecek ve birbirini anlama yolunda önemli bir adım atacaktır. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmesindeki en önemli faktörlerden biri, İstanbulluların bu projeyi benimsemeleri ve en geniş katılımla desteklemeleri olacaktır. Bir diğer hedef ise, kültür ve sanatın bu metropolde yaşayan milyonlarca insanın, özellikle fazla gelişmemiş semtlerdekilerin, günlük yaşamına girmesini sağlamak olacaktır. İstanbul neden “4 Elementin Kenti”? Girişim Grubunun, İstanbul için “4 Elementin Kenti” kavramını kullanması, antik çağda Anadolu’da Miletos’ta yaşamış üç ünlü filozof, Tales (İÖ 624-5 46), Anaksimandros (İÖ 610-546) ve Anaksimenes (İÖ 585-528) tarafından evrenin oluşumunu açıklamak için geliştirilen teoriye dayanır. Evrendeki her şeyin ateş, su, toprak ve havanın çeşitli bileşimlerinden oluştuğunu savunan bu teori daha sonra yaşamının son yıllarını Assos’da sürdüren Aristoteles (İÖ 384-322) tarafından formüle edilmiş, Rönesans’a dek hem Doğu’da ve İslam aleminde,hem de Batı’da bütün bilimsel yapıtların temelini oluşturmuştu. İstanbul da, binlerce yıllık tarihinde, tarihin en uzun ömürlü üç büyük imparatorluğunun, Roma, Bizans ve Osmanlı’nın başkenti olmuş, üç semavi dinin merkezi olarak hizmet etmiş, bu nedenle de birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşama kültürünün hayat bulduğu bir kent oldu. Biz de antik felsefede evrendeki her şeyi oluşturduğu savunulan 4 elementi bu kentin özelliği ile birleştirdik ve projelerimizi Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle ifade ettik. Kış aylarını ayırdığımız Toprağı gelenekler ve geleneksel sanatların güncel yorumu olarak aldık. Bahar ayları, Hava olsun, göğe doğru uzanan minareleri, çan kuleleri ile dinler ve kültürler arasındaki diyalogun ele alınacağı bir dönem olsun. Yaz aylarının teması Su olsun, suların böldüğü, suların birleştirdiği, sular üzerinden dünyaya açılan İstanbul’un Boğaz’ı ve Haliç’i ile öne çıksın. Sonbahar ise doğada suyu buhara, ağacı küle, kumu cama dönüştüren Ateş gibi çağdaş, yenilikçi, değiştirici bir dönem olsun ve çağdaş sanatlara, yeniliklere, teknolojiye ayrılsın. Kısacası, İstanbul, "4 Elementin Kenti" yaklaşımı ile yüzyıllar boyunca yaşatıp geliştirdiği birlikte yaşama kültürünü bütün dünyaya, kendisini de yeni çağlara taşıyacak yeni kültürel projelere imza atsın ve İstanbul'un adı toprak, hava, su ve ateş kadar vazgeçilmez olsun. AKB 2010 İstanbul’a ne getirecek? “İstanbul” adı 2007 yılından başlayarak dünya kültür sanat gündeminin merkezine oturacak. Tarihi boyunca farklı kültürleri bir arada yaşatan İstanbul, sahip olduğu dünya kültür mirasını tüm zenginliğiyleAvrupa’yla paylaşacak. İstanbul, kültür varlıklarımızın korunacağı ve çağdaş müzecilik anlayışıyla sergileneceği yeni müzeler kazanacak. İstanbul yeni kültür mekanlarına kavuşacak, kentin kültür altyapısı güçlendirilecek. Katılımcı bir yaklaşımla oluşturulacak kentsel dönüşüm projeleri bir yandan kentin çehresini değiştirecek, kentlinin yaşam kalitesini yükseltecek. İstanbullular farklı sanat disiplinleriyle kucaklaşacak, İstanbullu gençler sanatsal yaratıcılıkla daha yakın bir ilişki kurma olanağı bulacak. İletişimden organizasyona, eğitimden tasarıma pek çok yeni iş sahaları açılacak, Avrupa’yla kültürel ilişkilerin gelişmesinin yanı sıra ekonomik ilişkiler de gelişecek. İstanbullu sanatçılar, yaratıcılar uluslararası alana açılacak. Uluslararası projeler bir yandan Avrupa ülkelerine Türk kültürünü tanıtacak, öte yandan Avrupalı ve Türk sanatçılar arasında esin paylaşımına olanak sağlayacak. İstanbul, 2006 yılından başlayarak, Avrupa ve dünyanın dört bir yanından pek çok kültür sanat insanının yanı sıra, pek çok seçkin medya temsilcisini de misafir edecek, bir dünya kültür başkenti olarak uluslararası alanda ününü perçinleyecek. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkentliği’nden en önemli kazanımı, yöneten ve yönetilenlerin İstanbul için birbirlerine dayanarak, güvenerek, bilgi, birikim ve deneyimlerimi paylaşarak ortak refahları için el ele çalışıp üretecekleri yepyeni bir yönetişim anlayışına kavuşmaları olacak. Kentlilik bilinci gelişecek, İstanbullular kentlerinin sahip olduğu değerleri keşfederken böyle bir kentte yaşama şansına sahip oldukları için gurur duyacaklar. Avrupa Kültür Başkenti Seçilmiş Kentler 1985 Atina (Yunanistan), 1986 Floransa (İtalya), 1987 Amsterdam (Hollanda), 1988 Berlin (Almanya), 1989 Paris (Fransa), 1990 Glasgow (İngiltere), 1991 Dublin (İrlanda), 1992 Madrid (İspanya), 1993 Anvers (Belçika), 1994 Lizbon (Portekiz), 1995 Lüksemburg, 1996 Kopenhag (Danimarka), 1997 Selanik (Yunanistan), 1998 Stockholm (İsveç), 1999 Weimar (Almanya), 2000 Avignon (Fransa), Bergen (Norveç), Bologna (İtalya), Brüksel (Belçika), Helsinki (Finlandiya), Krakov (Polonya), Reykjavik (İzlanda), Prag (Çek C.) Santiago de Compostela (İspanya), 2001 Porto (Portekiz), Rotterdam (Holanda), 2002 Bruges (Belçika), Salamanca (İspanya), 2003 Graz (Avusturya), 2004 Genova (İtalya), Lille (Fransa), 2005 Cork (İrlanda), 2006 Patras (Yunanistan), 2007 Lüksemburg, Sibiu (Romanya), 2008 Liverpool (İngiltere),Stavenger (Norveç), 2009 Linz (Avusturya), Vilnius (Litvanya), 2010 İstanbul (Türkiye), Peç (Macaristan), Essen (Almanya) Yönetim Merkezi İstiklal Caddesi, Atlas Pasajı No: 131 D:49 34435 Beyoğlu / İstanbul P: +90 (212) 244 45 63 – 64 F: +90 (212) 244 55 37 M: +90 (533) 200 00 10 |
| ŞEVVAL SAM Sizce sanat nedir? Ülkemizde sanat hak ettiği yerde mi? Sanat, hayatın güzel yanı. Katlanılabilir yanı ya da ilacı, ağrı kesicisi, bir konuşma biçimi. İnsan sanatın herhangi bir dalına değdiğinde yaşadığını anlıyor. Hayata bir daha bakıyor, kendini, aşkını, felsefesini, zamanını, doğasını, kurduğu dostlukları, bildiklerini, biriktirdiklerini başka türlü yorumluyor. Tabi özgürse. Ülkemizde ise, hala bir yerlerde heykeller tacize uğruyor, edebiyatçılar tehdit altında yaşıyorken, sanat hak ettiği yerde diyemeyiz. Bir sanat dalı olarak düşünülürse, kendinizi en güzel şekilde hangisinde ifade edersiniz? Ben böyle ayırmıyorum mesela. Hepsini de, ayrı bir keyifle yapıyorum. Nasıl bir öğrencilik hayatı yaşadınız, unutamadığınız bir anınızdan bahseder misiniz? Off! Bayağı geçmiş üzerinden, pek hatırlayamıyorum. Yalnız hatırladığım, en yoğun zamanlarımdı; okurken evlendim, çalışmaya başladım, bir de çocuk doğurdum. Hepsi bir arada çok yorgunluk vericiydi, öğrenciliğimi anlayamadım desem yeridir. Şimdiki aklım olsaydı ASLA yapmaz ve öğrenciliğimin tadını çıkarırdım. Gençlik bir daha geri gelmiyor. Başarı ya da başarısızlık kavramları neyle ölçülebilir? Çevrenizden aldığınız iyi ya da kötü tepkiler sizi nasıl etkilemiştir? İnsanın yapabildiği, yaptığı, yapmaktan keyif aldığı ve emek verdiği şey aynı ise orada mutlak başarı gerçekleşir. Son dönemlerde başarı, şöhretle ölçülür oldu. Neyi nasıl yaptığınız değil, ne kadar popüler bir şey yapıp yapmadığınız ya da ne kadar tanınıp tanınmadığınız önemli olduğu için, gençler de seçimlerini bu şöhret kriterlerine göre yapmaya başladı. Bu da demektir ki çok fazla dışarının ne dediğine, ne istediğine yönelik bir gelecek belirliyorlar. Kendi içlerini dinlemeden yaptıkları seçimler, bana göreonları uzun vadede derin bir hayal kırıklığına uğratacaktır. Ben de bunları, üzerine çok kafa patlatarak, hatalar yaparak, iyi-kötü bir çok eleştiri ve tepkilerden sonra buldum tabii ki. Ancak, her aldığım eleştiriyi, kendi iç gözümle bir daha değerlendirdim; ama hepsi işime yaradı. Kişisel gelişimle alakalı olarak bizlere önereceğiniz kitap, sinema, tiyatro, sergi örnekleri nelerdir? Herkesin ilgi alanı ve sevdiği tarzlar farklıdır. Bu yüzden size öneride bulunmayacağım. Ancak okurken, izlerken, dinlerken ya da seyrederken, oradan almanız gereken neyse onu bulmalısınız. Bazen bir kitabı, meğerse “o” cümleyi bulmak için okuduğum olmuştur. Ve başkalarının cümleleriyle konuşmamalısınız. İnsan bilgiyi, onu satmak ya da gösteriş yapmak için değil, yorumlayıp, kendi cümlelerini oluşturmak için toplamalı. Siyah beyaz eski Türk filmlerinde yaşanılan aşklara özlem duyduğumuz şu günlerde, sizce aşk ve sevgi kavramları nasıl açıklanabilir? Şu günler dediğiniz, bizim tam da bir “tüketim insanlığı” olduğumuz bir dönemdir. Aşka, sevgiye, dostluklara da aynı muameleyi yaptığımız için eski filmlerdeki ya da hikayelerdeki aşkları arıyoruz şimdi. Her şeye sahip olmaya alıştık; dolayısı ile, “O”na da sahip olmak istiyoruz. Bu da aşkı bir türlü bulamamamız, bulduğumuzu da kaybetmemiz sonucunu getiriyor. Nasıl tatminsizce alışveriş yapıyorsak, sürekli yeniden aşık olduğumuzu sanıp, şekeri bitmiş sakız gibi, -tatminsizce- aşkımızdan vazgeçiyoruz. Emek vermek ne demek bir çoğumuz bilmiyoruz; ya da böyle bir şeye vakit olmuyor. Daha önce sosyal içerikli çalışmalarda bulundunuz mu? Peki, Türkiye’de yapılan bu tarzda çalışmalar sizce amacına ulaşıyor mu? Umarım ulaşır. Ben üzerime düşen görevi yaptığımı düşünüyorum. Sadece geniş kitlelere hitap eden biri olarak değil, varoluşunu sorgulayan herhangi biri olarak da. Burada üniversitelilere çok iş düşüyor. Siz çoksunuz ve ancak siz değiştirebilirsiniz bir takım şeyleri. En çok da, iyi organize olmanız, neyi, niye istediğinizi bulmanız ve nasıl yapacağınızın yollarını araştırmanız gerek. Üstelik bu sadece siyasi değil, çevre ile de ilgili olmalı. Hatta çevre daha bile önemli olmalı, sizin ve geleceğiniz için. Özellikle üniversite gençliğinin, yaşanılan olaylara karşı duyarsız kaldığını görüyoruz. Sizin, öğrencilik hayatınız dönemindeki gençlik ile bugünkü gençlik arasındaki farklar nelerdir? Biz 80 sonrası gençliği olduğumuz için herşey bizim için çok farklıydı. Ağabeylerimiz, ablalarımız kadar işin içinde değildik ve zaten olmak istemiyorduk. Biz onların yaralarını sarmaya çalışan bir kuşaktık ve değişimin çok da farkında değildik. O zamanlar eğlenceliydi ve hayat gerçekten bu kadar “tüketme” üzerine kurulu değildi. 90’ların ortalarından sonra başlamış olan değişim inanılmaz. Benim, bir gün gelip de benden birkaç yaş küçük arkadaşlarla bile kuşak farkı yaşayacağım aklıma gelmezdi. Yine de bugünü anlamaya çalışıp, bugünkü gençliği, başka bir açıdan değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Bugün, sorgulayabilen bir gençlik gördüğümü söyleyemem. Karadeniz ezgilerinin, sizin aracılığınızla dinleyici tarafından daha çok sevilmeye başladığı bir kesin. Herkes sizden Karadeniz ezgileri beklerken, neden Türk sanat müziği albümü ve neden bu kadar zaman sonra ortaya çıktığını anlatır mısınız? Ben sürpriz yapmayı seviyorum galiba. Başlarda söylediğim gibi, insan ne istediğini bilmeli, bunun için de biriktirmeli. Biriktirdiklerimden, öncelikli olarak “sek” bir şey çıktı. Ben de onu paylaşmak istedim. Piyasaya değil, iç sesime göre hareket ettiğim için belki de. Popüler olanı yapmak değil, olmayanı popüler hale getirmek daha önemliydi benim için. Ama merak etmeyin, Karadeniz de yolda.. Bundan sonra yapmayı planladığınız projeleriniz nelerdir, okuyucularımıza ve de bizlere önerileriniz var mıdır? Yeni bir TV dizisine başlıyorum. Komedi olacak yine. Komediyi çok seviyorum. Orada da bir doktoru canlandıracağım. Bir tiyatro oyunu var gündemde ve Karadeniz klasiklerinden oluşan bir albüm. TV8’deki “Sanatla 30 dakika” çarşambaları devam ediyor; ayrıca konserler var. En yakın konserimi de 21Mart’ta Kadıköy Halk EğitimMerkezi’nde gerçekleştirdim. En son olarak, rahmetli Kazım Koyuncu ile olan dostluğunuzu çok iyi biliyoruz, bizlere biraz ondan ve dostluğunuzdan bahseder misiniz? Kazım, birlikte müzik yapması çok keyifli bir adamdı. Dünya görüşü ve hayata koyduğu tavır itibariyle, bu kadar yürekli insanlarla bir arada ve aynı dili konuştuğunuzdan emin olmak her zaman mümkün olmayabilir. Bu açıdan, kendimi şanslı hissediyorum. Çok teşekkür ederiz. Her şey için… Ben de size, şimdi ve gelecekte yapacağınız her iyi şey için… |
| ÇAĞDAŞ DEDEOĞLU Hoşgeldin Çağdaş, istersen zaman kaybetmeden röportajımıza başlayalım . Öncelikle Çağdaş Dedeoğlu kimdir diye sorsam? Hoşbulduk Onur. Bu soruya verebileceğim en dürüst cevap, kendimi bir proje olarak gördüğümdür aslında, idealist bir ailenin ortaya koyduğu bir iddia. Babanın M. S. G. S. Ü. Endüstri Tasarımı ve İç Mimarlık mezunu tasarımcı kimliğiyle, annenin eğitimci yönünün etkileşimi sonucu ortaya çıkmış, sonrasında kendi kendine yön vermeye çalışan bir tasarım olduğumu düşünüyorum. Proje aile içinde, bu en küçük toplulukta yaratıldı; sonrasında girilen yeni ortamlarda artan etkileşimle şekillendi. Özetle tasarım ve etkileşim üzerinden tanımlıyorum ben kendimi. Şu anda Boğaziçi Üniversitesi son sınıf öğrencisiyim ve Haziran ayında mezun olacağım. Bu demek oluyor ki üniversitedeki etkileşim artık başka ortamlara kayacak, farklılaşacak. Şu anda bulunduğun noktadan memnun musun diye sormak istiyorum. Yani 2008’in bu ilk aylarında Çağdaş kendisini başarılı hissediyor mu? İnsanoğlunun asla kusursuz olamayacağının bilincinde, fakat mükemmele ulaşma arzusunu her an içinde taşıyan bir genç olarak gelecekte varmak istediğim hedeflere ilişkin, yakın hedefleri gerçekleştirmiş olmaktan tabi ki memnunum. Ancak ben bu memnuniyeti sadece gelecek işler adına bir motivasyon kaynağı olarak gördüğümde anlamlı buluyorum. Şu an geldiğim noktada başarılmış birçok iş var olabilir, ancak bu başarılmışlıkların benim mantığımda abartılacak bir yanı yoktur. Çünkü ben sadece, hayata hazır olması gereken bir gencin yapması gerekenleri yaptığımı düşünüyorum. Bu benim hayata hazırlanış biçimimdir; başarı veya başarısızlık sıfatları ise, yaptıklarımın toplumdaki değerlendirilişine ilişkindir. Peki, şu an geldiğin noktada nelerle uğraşıyorsun, günü ve geleceği nasıl planlıyorsun? Başta da söylediğim gibi bir iddiaydı benimki, çoğu gençte var olan… Bu iddia benim, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne girmemi sağladı. Şu anda son sınıftayım ve önümüzdeki yıl bir aksilik olmazsa yüksek lisans yapmayı planlıyorum. Bir yandan dersleri sorunsuz bir şekilde vermeye çalışırken diğer yandan üniversite sonrasını planlamaya çalışıyorum. Ancak benim için üniversite bilimselleşmenin ve sosyalleşmenin kaynağı ve bu kaynağı birtakım araçlarla desteklemek şart. Önceki yıllarda olduğu gibi bu dönemde de zamanımın büyük çoğunluğunu sosyal sorumluluk işlerine ayırıyorum. 2003 yılından bu yana, TEMA Vakfı - Genç TEMA Boğaziçi Üniversitesi sorumluluğu ve iki yıldan beri de İstanbul sorumluluğu görevlerimi yerine getirmekteyim. Konu TEMA’ya gelmişken, TEMA ve Genç TEMA hakkında bizi bilgilendirir misin? Senin de bildiğin üzere; Genç TEMA, Türkiye’deki 68 üniversitede teşkilatlanmış ve gençlerin toplumsal sorunlara bakışlarını yansıtan önemli bir gençlik kuruluşu. Böyle bir kuruluşun parçası olmak birtakım sorumlulukları da beraberinde getirmekte… Bu yüzden Genç TEMA’nın artık benim hayata bakışımla bütünleştiğini söyleyebilirim. Sosyal bilimler öğrencisi olarak topluma bir şeyler katmanın, küçücük de olsa bir fark yaratmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Sivil toplumu doğru temeller üzerine inşa etmenin toplumların ileriye gidişi için oldukça önemli olduğuna inanıyorum. Bu anlamda da Genç TEMA’nın hem kişinin kendini geliştirmesi hem de toplumu değiştirmesi için doğru bir nokta olduğunu görüyorum. Çünkü TEMA Vakfı topluma yansıtıldığı şekliyle sadece ”fidan diken” bir sivil toplum örgütü değildir. Sivil toplumun herhangi bir meselesini (bu mesele toprakla, suyla, havayla ilgili olabilir) çözme istek ve iradesindeki bir kuruluş TEMA Vakfı. Vakfın gayesi toplumu bilinçlendirerek eyleme geçirmek. Sence bir sivil toplum kuruluşu olaylara nasıl bakmalıdır? Sivil toplum örgütlerinin tarafsız olması gerektiği söylenir durur ya çoğu zaman ki bizim vakfımız için de bu böyle yansıtılır. Ben şahsen, bilimsel tarafsızlığa “evet” demekle birlikte, toplumsal açıdan taraf olmaktan yanayım. Çünkü; ülkemizde kafaların kirlenmiş oluşu, mücadele edilmesi gereken çok önemli bir sorun olarak karşımızda durmakta. Ve tüm bunlarla mücadele ederken, bir şekilde açıkça söylemesek de tarafız aslında. Bu noktada sanırım gençliğin düşünmesi, eleştirmesi ve taraf olması gerektiği de ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada sormak istiyorum; mücadeleyi hangi noktada sürdürüyorsunuz? “Mücadeleyi sürdürüyoruz” demek daha doğru olacak, çünkü bu hepimizin mücadelesi…Ben Genç TEMA’da, sen MSGSÜ İletişim Kulübü’nde, başkaları başka noktalarda mücadele ediyor ama hepimizin ortak gayesi bir fark yaratmak… Sanırım önemli olan yaptıklarımızda amaç – sonuç ilişkisini asla kaybetmemek. Benim için bu ilişki, bilgi – bilinç – eylem ilişkisidir ve iletişimdir. Buna ilişkin bugünlerde uğraştığımız en önemli konu, Mayıs ayında Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden 250 arkadaşımızın katılacağı Genç TEMA’nın III. Ulusal Çevre Kongresi’ni İstanbul’da gerçekleştirmek. Kongrenin konusunun enerji, hem de yenilenebilir temiz enerji olması, TEMA Vakfı’nın, dolayısıyla Genç TEMA’nın faaliyet alanının sadeceağaçlandırma olmadığının bir kanıtı olması açısından oldukça önemli. Bu kongre, bizim enerji politikaları üzerine fikir yürütme isteğimiz ile konusunun uzmanı akademisyenlerin yaklaşımlarını birleşmesi anlamına gelecek. Yani aslında yaptığımız şey, özünde yine iletişimdir. Doğru kanallardan doğru insanlara ulaşarak iletişimi yoğunlaştırmak, az önce bahsettiğim amaç – sonuç ilişkisini anlamlı kılacaktır kesinlikle. Önceden bildiğim ve bu röportaj ile daha da iyi anladığım kadarıyla hayatı yoğun yaşamaya çalışıyorsun. Fakat olumsuzluklarla dolu bir gündem içinde insanın enerjisinin düştüğü zamanlar mutlaka oluyor. Sen bu durumla nasıl başa çıkıyorsun, enerjini yeniden nasıl yükseltiyorsun? Aslında hepimiz için aynı şey geçerli, yani hepimizin zor anları oluyor, sıkılıyoruz, yaptığımız işe yönelik hevesimiz kırılıyor filan ama benim için en önemli şey hayalini kurduğum hayatı yaşamaktır. Tabi ki bunu yaparken yalnız değilim; başta ailem ve yakınlarım hayatı oldukça kolaylaştırıyorlar; özellikle Ece enerjisi yle bana destek oluyor. İletişimin doğru insanlarla ve doğru kanallarla yapılması gerektiğini söyledim ya az önce, benim şansım doğru insanların yanımda olması sanırım. Şanslı olduğunu düşünen bu gencin geleceğe bakışı nasıl peki? Geleceğe bakışta öncelikle risk almak gerektiğini düşünüyorum. Kuru kuruya bir risk almak değil tabi ki bahsettiğim; alınan riski başarıya dönüştürebilmek için planlı, sakin ve çalışkan olabilmek. Bu anlamda kişinin kendisine karşı dürüst olması çok önemli bence, eksiklerini kendisine itiraf edip bunları düzeltmeye çalışması. İletişim ve etkileşim bu noktada da karşımıza çıkıyor. Kişisel gelişimi üst seviyelere tırmandırmak için eleştiriye, çözüm önerileri olan eleştiriye açık olmak gerekir. Ama eleştirilebilmek için de öncelikle somut işler yapmak gerekir. Yani idealleri gerçeklerle yüzleştirip, eyleme geçmek adına bir takım planlarım var diyebilirim. Röportajı bitirmeden önce eklemek istediğin son cümleler neler? Bence hayat soyut, başarı ise oldukça göreceli kavramlar… Bu nedenle hayatı yaptıklarımızla somutlaştırmalıyız. Sırf bu düşüncemden dolayı hayatı somutlaştırmak adına ben bugüne kadar asansör yerine merdiven kullanmayı tercih ettim. Daha çok şey görüp daha çok tecrübe kazanmak için… Bunun doğru ve yanlışlığı kişilere göre değişebilir ama benim için hayatın hakkını vermek oldukça önemli. Bu bakışımı paylaşabileceğim bir iletişim platformu olarak, bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için İleti dergisi ekibine çok teşekkür ediyorum. Biz de sana teşekkür ediyoruz. |
| ENGİN BAŞARAN Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Marmara Üniversitesi’nden emekliyim. Tüketicinin korunması konusunda, Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Bitirme tezimde, Gümrük Birliği ve Tüketicinin korunması konuları üzerindeydi.1995 yılında ‘Tüketiciler Derneğini’ kurdum. O günden bugüne kurucu başkan olarak burada görev yapmaktayım. Tüketici hakları ne demektir? Tüketici kanunu ve uygulama alanları hakkında kısaca bilgi verir misiniz? ‘ Tüketici kimdir? ’ diyelim isterseniz. Türkiye’de yaşayan yetmiş üç milyon insanın, bir kısmı üretiyor, bir kısmı satıyor ama hepsi tüketiyor. Bu yüzden üretici ve satıcıları da, tüketici saymak zorundayız. Dolayısıyla tüketicilerin, üretenler ve satanlar karşısında bir takım haklara sahip olması gerekiyor. Çünkü; tüketicilere tüketmeleri için üretilen mal ve hizmetlerin kalitesi - standardı, sağlık ve güvenlik açısından çok önemlidir. Bunun için; 1962 yılında Kennedy tarafından ortaya atılan ve 1985 yılında da Birleşmiş Milletler tarafından kabul gören tüketici hakları ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi; tüketicilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması hakkı. Yani yeme, içme, barınma gibi. İkincisi; sağlık ve güvenlik hakkı. Üçüncüsü; bilgilenme, örgütlenme temsil etme, dağarlığının karşılanması ve en önemlisi de sağlıklı çevrede yaşama haklarıdır. Avrupa Birliği ülkelerinin bazı yerlerinde özel tüketici yasaları bulunmaktadır. Bazılarında ise tüketici hakları, kanun içerisine dağıtılmış vaziyettedir. Tüketici hakları yasalarımıza ne zaman girmiştir ve kanun yürürlüğe girdikten ne kadar süre sonra uygulama alanında da kendini kabul ettirmiştir? Türkiye , 1995 yılında gümrük birliğinin zorlamasıyla tüketici yasasına kavuştu. O günden bu güne kadar Türkiye’de tüketicilerin, yasal hakları vardır. Tüketici örgütlenmelerinin vasıtasıyla, tüketicinin korunması yasasının hayata geçirilmesi çok kolay oldu. Bu kanun Avrupa’da ne zaman kabul edilmiştir ve kanunun uygulama aşamasında ne gibi farklılıklaryaşanmıştır? Türkiye ve Avrupa örneklerini karşılaştırarak anlatır mısınız? 1962’de ortaya atılan,1985’te Birleşmiş Milletlerce kabul görmüş bir hak ama ilk 1800’lü yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde başlamıştır. Yani biz 100, 150 yıl geriden bu işe bakıyoruz. Avrupa’da da gelişme dönemi 1975-1980’lere rastlar. Avrupa’da tüketicilerin hak aradıkları merciler genellikle tüketici örgütleridir, devlet tarafından desteklenir. Partiler üstü örgütlerdir. Dolayısıyla çok geniş yayım ağları vardır. Türkiye’de ise tüketici örgütlenmeleri maalesef, Anayasa da tüketicinin korunması yasasında olmasına rağmen, devlet tarafından hiç destek görmediğinden maddi sorunlar yaşamaktadırlar. Eğer bir işletmeyle, ekonomik bir takım ilişkiler içeriğindeyse de, onun tüketici örgütü olduğu sorgulanır. Avrupa Birliği’nin kriterlerinde, tüketici örgütlenmeleri reklam ve sponsor alamazlar. Siyasi partilerle veya bir takım ekonomik çevrelerle parasal ilişkiler içinde olmazlar. Bu nedenle Türkiye’de tüketici örgütlenmeleri, maalesef istediğimiz noktaya gelemiyor. Ama tüketicilerin haklarını aramaları konusunda, her il ve ilçede tüketici hakem heyeti kuruldu. Dünyada kabul edilmiş bir söz vardır; ‘Tüketici ancak kendini korur’.Kendini koruması için ,Tüketici Örgütlenmelerinin iyi olması lazım. En örgütlenmesi gereken kesim ise üniversite öğrencileridir. Bugün bilgisayar, cep telefonu sorunlarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Dolayısıyla üniversite öğrencilerinin örgütlenmesi gerekiyor ki bu sorunlarla başa çıkabilsinler. Nitekim Amerika’da Mühendislik ve Hukuk öğrencileri tarafından tüketici örgütlenmeleri başlamıştır. Hakkını arayan tüketicinin isteğini elde etme oranı nedir? Yaşanılan başarısızlık nelerden kaynaklanmaktadır? Bazı durumlarda tüketiciler haklarını hemen alabiliyorlar. Ama bizlere gelinmediğinde, sorunları gidermek uzun süreçler alabiliyor. Hele bir de İstanbul gibi bir kentteyseniz, pahalı bir süreç de sizi bekliyor. O bağlamda, bir şikâyetiniz olduğu zaman mutlaka önce Tüketiciler Derneği’ni arayıp bilgi alın. Çok küçük meblağlar da, tüketiciden bağış alarak onları üye yapıyoruz ve sorunlarını çok çabuk şekilde halledebiliyoruz. Ama bilir kişi gerektiren konularda, ilgili kuruluşlara gönderiyoruz ve takibini biz yapıyoruz. ‘Ne karar çıktı? Bu karardan sonra tüketici, nereye gitmek zorunda?’. Hatta gerekirse uzman yardımını da verebiliyoruz. Yaşanılan başarısızlıklar ise, kurum ve kuruluşların denetlenmemelerinden kaynaklı oluyor. Hakem heyetlerinin bazılarına giden tüketicilerin, sorunları alınmadan geri gönderiliyor. Tüketici mahkemelerinde, çok kolay çözülmesi gereken sorunlar, mahkemelere kadar gelebiliyor. Tüketiciler buraya geldiği zaman, biz onun yerine karşı tarafı ikna edebiliyoruz. Ama hemen hakkınızı hukuk kapılarında aramaya başladığınızda zor, uzun ve pahalı bir süreç sizi bekliyor. Türkiye’nin hem sosyal hem coğrafi bakımdan, hangi kesimi bu konuda daha bilinçlidir? Tabiî ki bulunduğumuz bölge, Ankara, İstanbul, İzmir burada daha bilinçli vatandaşlar var. Olanakları çok fazla olduğundan, tüketici örgütleri oralarda rahatlıkla, her türlü etkinliklerini yapabiliyorlar. Bu konuda en zor durumda olan, Anadolu diye düşünüyorum. Anadolu, gerçi eskisi gibi değil ama, daha çok geçim derdindeler, daha az sosyal faaliyetleri içerisindeler, daha az örgütlenmeler olduğu için biraz zorlanıyorlar. Sizce tüketiciler, hangi noktalarda haklarını kullanamayacakları durumlarla karşı karşıya kalıyorlar? Gıda sektörü en denetimsiz olduğumuz konu. Ama bunun dışında elektronik ürünler, cep telefonu ve bilgisayar sektörü, tüketicileri kasıp kavuruyor. Uzak Doğudan ne olduğu belirsiz bir sürü ürün Türkiye’ye girmektedir. Ayrıca Amerika’da ceptelefonu değiştirme süresi beş yıl, Türkiye’de bir yıl. Türk insanının alım gücü ne ki, senede bir defa cep telefonu değiştiriyor. Bunun derhal giderilmesi gerekiyor ve bunun içinde en önemli kesim gene dediğim gibi gençlik grubudur. Genç grubumuzun, cep telefonlarını senede 1 defa değil, en az 5 senede bir defa değiştirmeleri gerekiyor. Bunu topluma anlatmanın en güzel yolu üniversiteliler. Çünkü; üniversitelilerde elektronik, dvd, vcd, bilgisayar, cep telefonu kullanımı daha fazladır. Türkiye’de tüketicilerin haklarını kullanamama sebepleri nelerdir? Ürün alındıktan sonra bir sürü soru işaretiyle karşı karşıya kalınıyor. Servislere gidilip, rapor alınması gerekiyor. Satış sonrası hizmetleri, özellikle cep telefonu ve bilgisayar sektöründe bir felaket oldu. Gerçekten tüketiciler çok mağdur oluyorlar. Tüketicilerin nelere dikkat etmeleri gerekir? Bir ürün alırken çok iyi bir araştırmacı olmak gerekiyor. Kapıdan dışarıya çıktığınız andan itibaren, alınan ürünü 30 gün içerisinde geri verme hakkınız olduğu halde bunu kullanmıyorsunuz. Tüketicilere verilen kredi kartları, gençlik kredileri, tatil kredileri, ev kredileri… Bunlar tüketicilere o kadar cazip geliyor ki, insanlar kendi bütçelerini bilmeden inanılmaz şekilde harcama yapıyorlar. Tüketici kredilerinde, dönmeyen tüketici kredileri ne kadar fazla… O zaman insanlar, bütçe yapmasını öğrenecekler. Belli bir bütçeniz varken, çıkar bütçenizi aşarsanız, işin içinden çıkamazsınız. İhtiyaçlarınızı çok önemliden, az önemliye doğru belirlemeniz lazım. İhtiyacınızı hemen gidip almamak, fiyat araştırması yapmak gerekiyor. Serbest piyasa ekonomisindeyiz, fiyatlar denetlenmiyor. Ayrıca mutlaka belgeli bir ürün alacaksınız. Belgesiz ürünlerde tüketici haklarını aramanız mümkün değil. Ürün almaya giderken de, aç ve yorgun olmayacaksınız. Kafanızı karıştırarak, bozuk olan ürünleri size çok rahatlıkla dayatılabiliyor. Kararınızı verdikten sonrada satın alırken ‘Servis ağı var mı?’, ‘Bilinir bir marka mı?’ diye sorular sormanız gerekir. Bu konuda başvuracağımız merciler ve başvuru yöntemi nedir? Ayrıca hak ihlalleri karşısında durumu nasıl kanıtlayacağız? Tüketicinin elinde, ürünün garanti belgesi ve faturası ve servis belgeleri olacak. Onlarla siz başvuracaksınız. Gerekirse bilirkişi çağırılacak, kanıtlandıktan sonra yüzde yüz hakkınızı alırsınız. Halkın bu kanun hakkında bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi ile ilgili politikalar ve faaliyetler nelerdir? Devletin yaptığı faaliyetler var. Biraz geç kalsa da “İlgilen, Bilgilen Kampanyası” yapıldı, Erman Toroğlu’nun yaptığı bir takım küçük skeçler var. Bunun dışında biz Tüketiciler Derneği olarak küçük el kitapçıkları hazırlıyoruz. Onları zamanında çok büyük standlar açarak, Akmerkez’de, Galeria’da, Zeytinburnu’ndaki Olivium gibi çok büyük alışveriş merkezlerinde halka ücretsiz dağıttık. Dağıtmaya devam ediyoruz. Medya’da bu konuda çok fazla yazılarımız çıkıyor. Her yıl en az 3- 4 tane panel yapar, panellerde tüketicileri bilgilendiririz. En önemlisi de okullardan bize gelen davetlerdir. Sivil Toplum Kuruluşları ve okullara gider, oralarda kişileri bilgilendirmeye çalışırız. Özetlemek gerekirse, neden TÜDER ? Bizim derneğimiz eğitim yönü, çok daha ağır basan bir örgüt tür. Temsil gücümüz çok fazla. Günümüzde birçok kuruluşta temsil ediliyoruz. 10-11 yıldır İstanbul Ticaret Odası’nda “Dürüst Reklâmcılık Kurulu” ve TÜSİAD çalışma hakları grubuna üyeyiz. Hakem Heyetlerinde temsil ediliyoruz. Ankara’da “Tüketici Konseyi” üyesiyiz. Bunun dışında, özellikle devletle ilişkiler. Yasa yapma öncesinde, Tüketiciler Derneği’ne danışırlar, görüş alışverişi yapılır. Ankara’da, çeşitli kuruluşlarla sıkı bağlantılarımız vardır. Telekomünikasyon alanında biraz daha atak, biraz daha öne çıkan bir dernek olduk. |
| LOKMAN AYVA Lokman Ayva Kimdir? Kısaca anlatır mısınız? 1966 yılında Konya’da doğdum. 11 yaşında kör olduktan 5 yıl kadar sonra, yani 16 yaşında tekrar eğitim hayatına başladım. 1988 yılında başladığım Boğaziçi’nde, işletme bölümünü 1993 yılında bitirdim ve aynı üniversitede işletme mastırımı yaptım. Amerika ve Romanya da eğitim üzerine birçok çalışmalarım oldu. İş hayatımda ise; işportacılıktan tutun, radyoculuk, İngilizce öğretmenliği, özel ders verme, dergicilik gibi pek çok işte çalıştım. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nde, Tayyip Bey’in danışmanı olarak işe başladım ve son olarak milletvekilliği yapıyorum. Birçok sivil toplum kuruluşunda görevlerim var ve halen devam etmekteyim. Mizaç olarak ise genellikle sakin bir insanım. Çok iyi bir gözlemciyim. Planlı programlı iş yapmaya çalışıyorum ve challenge (yeni bir şeyler yapmak) yapıyorum. Aman yeni bir şeyler yapayım adına değil tabii ki bunlar. Bilgisayar kullanmak istiyorsunuz, birçok zorluk çekiyorsun ve bir bakıyorsun ki ilk kör bilgisayarcı oluyorsun. Milletvekilliği yine öyle… Siyasete girmeye ne zaman ve nasıl karar verdiniz? Neden siyaset? 80’lerin sonunda Tayyip Bey’le tanıştım. Özürlüler konusundaki görüşlerini öğrendik ve çok hoşumuza gitti. Cezaevinden çıktıktan sonra parti kurmaya karar verdi, beni arayarak özürlülerle ilgili kısmı yürütmemi istedi. Bende başüstüne dedim ve 2001 yılında, AK Parti kurucularından oldum. Seçimler oldu ve ilk görme engelli milletvekili olarak seçildim. Siyasete atılmamdaki esas neden ise, özürlüler ile ilgili çalışmalarımızın uygulamada bir yere gelememesi ve tıkanmasıydı. Mesela; kanun değişmemiş, yönetmelik değişmemiş ve elimiz kolumuz bağlanıyor. O zaman bizde diyoruz ki ‘Bu kanunları değiştirelim’. İyi de bu nasıl değiştirilecek? Kim değiştirecek? Bu yüzden ‘İşin başında olmak lazım’ diyerek siyasete atıldık. Engelliler için siyasetin önemi nedir? Engelliler için siyasetin 3 tane önemi var: - Birincisi, siyaset toplumu yönetmektir. Yıllarca engelliler olarak yönetildik. Ve bu yüzden, şu ana kadar oluşan şartlardan mutlu değiliz. Toplumsal denge içerisinde kendi şartlarımızı, sosyal pozisyonumuzu yükseltmek için siyasetin içinde olmamız gerekiyor. - İkincisi, problemlerin tespit edilebilmesi ve doğru tanımlanabilmesi için çok önemlidir. İlçede, köyde yaşayan insanın herhangi bir partide görev alması,illa milletvekili olması şart değil. Yeter ki oranın nasıl olacağına ya da olması gerektiğine dair söz sahibi olsun. Örneğin; kaldırımın yüksekliğinin ne olması konusunda olduğu gibi. İşin içerisinde olduğunuz zaman, olayları daha iyi görebiliyorsunuz. Bu noktada siz, özürlülerin sorunlarını daha iyi algılayacağınız için, daha da faydalı olabilirsiniz diye düşünüyorum. Evet kesinlikle. Ben biliyorum ki, bizim şu şu sorunlarımız var. Bunu yaşıyorum. Ama sen milletvekili olsan, sana anlatmaya çalışacağım. İkisi arasında çok büyük fark var. O yüzden, yaşayanın aynı zamanda, karar makamında olması kadar güzel bir şey olmaz. Engelliler için yapmış olduğunuz çalışmalar ve ileride yapmayı düşündüğünüz projeleriniz nelerdir? Ben hep üç üç gideyim bari: - Birincisi; bu sistem, dünya, özürlülere göre kurulmamış. Özürlüleri kapsamıyor. Bu yüzden kapsamayan sistem diyoruz. Birinci etapta, bizler bu sistemin özürlülere uygun hale getirilmesi için uğraşıyoruz. - İkincisi, insanların bakış açılarını değiştirmeye çalışıyoruz. Cumhurbaşkanımızdan, Valimize, Belediye Başkanımıza, sokaktaki vatandaşımıza kadar özürlülerle ilgili bakış açılarını iyileştirmek, olumlu hale getirmek istiyoruz. - Üçüncüsü yaptırım çalışmaları. Özürlülerin, kendi öz güvenlerini kazanarak, kendilerini çaresiz hissetmekten yapabilir hale gelmelerini, o şekilde hissetmelerini istiyoruz. Bu noktada dört çalışma gerekiyordu. Özürlülerin, kendi kendilerine yetmeleri, bilgilenmeleri, meslek ve iş sahibi olmaları, toplumsal hayata tam katılımları için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Bu noktada çok fazla çalışma yapıldı. Bundan sonra ne yapacağız kısmına gelirsek, 3 tane çalışma yapıyoruz. - Birincisi, daha önceden başlattığımız projelerimiz de maalesef uygulama alanında çok fazla sorunlarımız oldu. O yüzden uygulama kalitesini yükseltmek istiyoruz. - İkinci istediğimiz hadise, bundan sonra çözmeyi planladığımız, uyumsuzluklar var. Bu uyumsuzluklar mevzuatlar, kanunlar, kurumlar arasında bulunuyor. Bir başkauyumsuzluk alanı da sektörler arası. Özürlü sektörü ile diyelim turizm sektörü uyumlu değiller. - Üçüncüsü de dünyaya açılma, entegrasyon gerekiyor. Dünyanın bizlere, bizlerin onlara uyum sağlamamız gerekiyor. Daha çok özürlünün yurt dışına çıkması, uluslararası örgütlerde söz sahibi olmasını arzu ediyoruz. Engelliler için yapılacak tüm projeleri destekler misiniz? Yoksa kriterleriniz var mı? Tabii ki, her yerden özürlüler ile ilgili projelerin desteklenmesini istiyoruz. Bende bizzat ayrıca ilgileniyorum. Tabi her proje makul olmayabilir. Dolayısıyla onların ayağı yere basan projeler olması noktasında çalışıyoruz. Ben kesinlikle faydalı olmasını arıyorum, onun dışında hiçbir şartım yok. Türkiye’de bir ilk olarak yaptığınız bu işte çevrenizdeki kişilerden nasıl tepkiler aldınız? Bu konuda size davranışları nasıldı? İlk önce çoğunluk karşı çıkıyor. Sonra bakıyorlar, çok olumlu bir sonuç almışsınız. O zaman herkes alkışlıyor. Olumsuz tepkiler, sizi olumlu yönde etkilemişe benziyor… Ben sana bir şey anlatayım. Ben kör olduktan sonra, çevremizdeki insanlar bize şunu önerdiler. Dediler ki: ‘Lokman’ı bir kur’an kursuna yazdırın.’ Kör olunca ezberiniz kuvvetlenir. Hafız olma ihtimalin yüksek olur. Böyle bir kanaat vardır. ‘Bir kaç sure ezberlesin, tam hafız falan olmakta değil. Arkasından da Ramazan aylarında, teravide müezzinlik yapar, camide işte para toplar. Sonra bizde fikre, zekat veririz çocuğa. Sakat bir kız bulur evlendirirsiniz. Bir oğlu olur, o da kahveyi götürür.’ Böyle bir hayat önerdiler. Yani insanların dediklerine kalsaydım… Ben hep şuna inanıyorum, herhangi bir bireyin sınırları ne olmalı biliyor musun? O kişinin kendi kabiliyetleri ve potansiyeli olmalı. Kapasitesi, sınırı olmalı; yapay sınırları olmamalı. Zeynep, gece 2’de dışarı çıkabilecekse çıksın. Bunu kendisi bilir. Ama yok işte sen kızsın, 7’den sonra çıkma hava karardı denirse, bu yapay sınırdır. Hakikaten kendisi bunu yapamayacaksa o zaman çıkmamalıdır. Potansiyel ve kapasitesi varsa çıksın. Sonradan engelli olmak nasıl bir duygu? Sonradan sakat olmak fena bir şey değil. O bakımdan, ben hep şöyle düşünürüm; olabileceğinin en iyisi budur deyip çok fazla durumundan şikayet etmeden, bunu en iyi şartlara nasıl dönüştürürsün. Engelli bir vatandaşın, yeni bir mekana girdiği zaman, o mekana alışması ne kadar sürer? Engelli kişinin kabiliyetine, önceki tecrübelerine, o mekanın karışıklığına da bağlıdır. Bunların hepsinin ortalamasını alırsak, mekan çok büyük değilse yarım saatte alışır kör olan biri. Ama bütün bir binaya dersen bütün bir gün sürer. Birde simetrik, paralel olabiliyor duvarlar, her taraf değişmiyorsa anında alışır. Altı Nokta Körler Derneğinin kullanımından alınan 37 senelik Emirgan Rehabilitasyon Merkezi, bundan sonra nasıl kullanılacak? O arkadaşların süresi bitti ve onların, oradan ayrılması gerekiyordu . Rehabilitasyon merkezi onlara ait değildi zaten. Belediye ile SHÇEK arasında yapılacak çalışmalarla devam edecek. Rehabilitasyon Merkezi olarak devam edecek ama zaten orada iyileştirme merkezini devlet yapıyordu. Belediye ve devlet tekrar işbirliği yapıp, devam edecekler. Lokman Ayva’ya, espirili yaklaşımları ve bizlere göstermiş olduğu saygılı ve sevgili tutumunlarından, ayrıca da vermiş olduğu bilgilerden dolayı teşekkür ediyoruz. |
| NURDAN DİNLER Üniversitemizin kantinlerinin işletmesini 2007 ocak ayından bu yana siz yapıyorsunuz, sizi tanıyabilirmiyiz? İsmim Nurdan Dinler. 1955 Çorlu doğumluyum. Babamın görevi nedeniyle ilkokulu, ortaokulu ve liseyi değişik şehirlerde okudum. Orta ve liseyi İzmir Amerikan Kız Koleji’nde bitirdikten sonra, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümünden mezun oldum. Aynı yıl SBF den sınıf arkadaşımla evlendim. Bir kızımız oldu.Tümaş, Türk Tanıtma Vakfı, Arçelik ‘de çalıştım.Eşimin işi dolayısıyla A.B.D., Washington D.C. ve New York’ta yaşadım. Newyork’ta kendi işimi kurdum. 1990’da Türkiye’ye döndükten sonra piyasa araştırması yapan bir şirkete ortak oldum. Daha sonra, Giritli bir anneannenin torunu olarak, çocukluğumdan beri merakım olan yemek konusundaki deneyimlerimi Levon Patisserinin kurucu ortağı olarak profesyonelleştirdim. 5 Yıldır Avukatlık yapan kızımdan bir torun bekliyorum. Eşim de Koç Allianz Sigortadaki üst düzey yöneticilik işinden emekliye ayrıldıktan sonra, daha önce hafta sonu evi olarak kullandığımız çiftliğimizi Dere Çiftliği adıyla şirketleştirdik. Dere Çiftliği nedir, ne yapar? Dere Çiftliği Şile’nin Değirmençayırı köyü yakınında orman içindeki vadide ortasından bir derenin geçtiği, 50 dönümlük bir çiftliktir. Bu çiftlikte, Kır düğünleri, şirket toplantıları, şirket piknikleri yapılmaktadır. İlave bilgi için www.dereciftligi.com Kantinde ne gibi değişiklikler yaptınız? Kantinleri devraldığımız zaman tüm çalışanlara, kalmak isteyen herkes ile çalışmaya hazır olduğumuzu söyledik. Kalanlar kaldı, ayrılanların yerine sayısı artan yeni arkadaşlar katıldı. Yeni katılanlarda, her kantinde bir hanım olmasına özen gösterdik. Yaz tatilinde, tüm kantinler Rektörlüğün ve Dekanlıkların talimatları, yol göstermesi ve projelerini onayladığı çalışmalarla yenilendi. Hizmet kalitesini yükselmek ve hijyenik bir ortam sağlamak için bu gerekli idi. Çalışanlar, altyapı ve ekipmanlar dışında, kantinde neler değişti? Kantinlerde satılan ürünlerin çeşitlerini arttırdık ve salata, meyve, döner, köfte gibi ürünlere yer verdik. Bu devam eden bir süreç ve sizlerin de önerilerinize çok değer veriyor ve bekliyoruz. Yemek hazırlanan bölümlerdeki gibi, oturulan bölümlerin de temiz olması için gayret ediyoruz. Bu konuda da sizlerin yardımlarınıza ihtiyacımız var. MSGSÜ camiasına yaraşır kantinler için yaptığımız çalışmalar arasında, kantinlerde kablosuz internet kurulumu tamamlanmış olup, sizlerin kullanımına ücretsiz olarak sunulmuş bulunmaktadır. Öğrenciler, mart ayından itibaren de kredi kartı ile ödeme yapabiliyorlar. Kantinlerde satılan ürünler nerelerden alınıyor? Kantinlerdeki tüm ürünlerimiz sınıflarında en iyi bilinen ve her türlü sertifikasyonu haiz markalardan oluşmaktadır. Et grubumuz Banvit, ekmeğimiz Gülüm ekmek, Salata ve paketli tostlarımız Nokta Gıda, hazır sandviçler Sun Gıda, bisküvi Eti ve çikolatalarımız Nestle , kahvemiz Nescafe, çayımız Deren çay ve Çaykur, poğaça ve benzeri pastane ürünlerimiz Opera Pastanesi, ayran Sütaş, su ve madensuyu Özkaynak gibi konularındaki önde gelen kuruluşlardan temin edilmektedir. Kantinde görüşmek üzere; |
| SAĞLIK Kalıtım: Fiziksel ve zihinsel özelliklerin, “gen” adı verilen temel birimler aracılığıyla, bir kuşaktan sonrakine aktarma durumudur. Hareketsizlik (Sedanter Yaşam): Çeşitli spor ve sağlık kuruluşlarının yaptığı deneyler ve araştırmalar sonucu, hareketsizliğin birçok hastalığa doğrudan veya dolaylı olarak yol açtığı ispat edilmiştir. Stres: Stres esnasında sistemler, vücudu tepkiye ve gerilime karşı korumak için fazla miktarda glikoz ve yağ çıkarıyorlar. Bunlar bir yandan damar duvarlarına yerleşip, damar sertliğine sebep olurken, bir yandan da glikozu tekrar glikojene dönüştürmekiçin karaciğeri etkiler, daha fazla ensülin gereksinmesiyle pankreası yararak şeker hastalıklarına da sebep olurlar. Çevre Kirliliği: Her türlü madde veya enerjinin doğal birikiminin çok üstündeki miktarlarda çevreye katılmasıdır. Yapılan incelemelerde; insanların bu kirlenmelerden dolayı ölüm sebeplerinin hızla arttığı ve daha da artacağı tespit edilmiştir. Sigara: Sigaranın neden olduğu zararlar; alışkanlığın süresine, günlük içilen sigara sayısına, her kişiye ayrı etkinlikte zarar vermesine, içerdiği katran ve nikotin miktarına ve dumanın ulaştığı dokulara bağlıdır. Sigaranın sağlığımıza zararlarını şöyle özetleyebiliriz; Akciğer, ağız boşluğu, yemek borusu, gırtlak hastalıklarına ve kanser riskine, idrar kesesi hastalıklarına, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına, oksijenin dokulara geçişinin azalmasına, koroner atar damar hastalığına ve kemi yapısının zayıflamasına neden olur. Alkol: Sigarada olduğu gibi alkolünde zararları çok fazladır. Kısaca özetleyecek olursak; • Alkol depresyon ve ısı kaybına neden olur. • Alkol su tutucu ve asit doz yapıcı özelliği nedeniyle beyin, beyin zarı ve beyin omurilik sıvısını azaltıp, damarları genişleterek baş ağrısına ve dengesizliğe yol açar. • Alkol beynin oksijen kullanma yeteneğini azaltır. Ayrıca kronik alkol kullanımı; gastrit, siroz, polinevrit, myokardit, vasküler bozukluklar, ateroskleroz, vitamin yetersizliği gibi organik problemlere, aynı zamanda kişilik bozukluklarına, ruhsal ve sosyal problemlere de yol açmaktadır. Obezite (Şişmanlık): Şişmanlık, harcanandan daha fazla kalori alınması sebebiyle, vücutta aşırı ölçüde yağ birikiminden oluşmaktadır. Obezitenin sağlığımıza zararlarını şu şekilde maddelendirebiliriz; • Aşırı kilo, insan psikolojisini olumsuz yönde etkiler. • Aşırı kilolu insanlar, solunum güçlüğü çekerler. • Aşırı kilolu insanlarda, kemik ve adale yapılarına yüklenme olduğundan çeşitli hastalıklar ortaya çıkar (Düztabanlık, varis, diz ve kemiklerinde artrozlar vb). • Aşırı kilolu insanlarda, şeker hastalığı, gut, damar sertliği gibi hastalıklar çok sık görülür. • Aşırı kilonun yol açtığı en önemli sorunlar arasında, koroner yetmezliği ve kalp yetersizliği gelir. • Deri altı yağ dokusunun artmasına bağlı enfeksiyon ve ayak mantarları aşırı kilolu insanlarda bulunan başlıca sorunlardandır. • Aşırı kilolu insanlarda safra taşları daha sıktır • Kilolu hanımlarda, adet bozukluğu ve kısırlık, erkeklerde ise iktidarsızlık ciddi bir sağlık problemidir. • Hipertansiyon, aşırı kilolu insanlarda hayati riskler oluşturabilir. • Horlamanın da en önemli sebebi şişmanlıktır. |
| CV ve MÜLAKAT TEKNİKLERİ ÖZGEÇMİŞ (CV) OLUŞTURMA Özgeçmiş, geçmişinizi ve özelliklerinizi anlatan; deneyimlerinizin, niteliklerinizin, becerilerinizin yer aldığı açık ifadeli ve kolay anlaşılan özettir. Özgeçmiş; İngilizce karşılığı ile CV (Curriculum Vitae) ve Latince karşılığı ile hayat yarışı, profesyonel hayat yarışındaki temel araçlarınızdan biridir. Özgeçmişin amacı çalışmak istediğiniz görev için kapıyı aralamak, iş görüşmesine çağrılmanızı sağlamaktır ve işvereni başvurduğunuz pozisyona uygun niteliklere sahip olduğunuza inandırmanın ilk aşamasıdır. İyi bir özgeçmiş, sizin kim olduğunuzu, bugüne kadar neler yaptığınızı, ne tür becerileriniz olduğunu, ne bildiğinizi ve ne yapmak istediğinizi anlatan bir özettir. Bir çok kişi özgeçmişin iş başvurusunda formalite gereği hazırlanması gereken bir belge olduğunu düşünerek, büyük bir yanılgıya düşerler. Profesyonel iş hayatında arzuladığınız iş teklifini almanızı ve mülakat aşamasına ulaşmanızı sağlayacak olan en etkili araç, kurallara uygun olarak tasarlanmış şahsi hedeflerinizi ve yeteneklerinizi içeren özgeçmişinizdir. Özgeçmişin önemi, sizi hiç tanımayan yöneticilere kendinizi tanıtacak bir satış belgesi özelliği göstermesinden kaynaklanır. Özgeçmişinizin etkileyici ve dinamik olması, sizin diğer adaylar arasında ön plana çıkmanızı kolaylaştıracaktır. İyi bir özgeçmiş, işverenin ilgisini çekmeli, hakkınızda iyi bir izlenim yaratmalı, sahip olduğunuz ya da başvurulan işle ilgili niteliklerinizi ön plana çıkarabilmelidir. Özgeçmiş hazırlamaya başlamadan önce hedeflerinizi çok iyi belirlemeli ve bu hedefe yönelik olarak özgeçmişinizi hazırlıyor olmalısınız. Genel olarak bilgi, beceri ve başarılarınızı yansıtmak üzere hazırlayabileceğiniz özgeçmişinizi, özel olarak bir pozisyona başvuracak şekilde de hazırlayabilirsiniz. Bu gibi durumlarda hazırlanan özgeçmiş, o işin gerekliliklerine göre hazırlanmış olmalıdır. Belirlenmiş iş için gerekli bilgi, beceri ve kişilik özellikleri incelenerek hazırlanmış bir özgeçmiş daha başarılı sonuç verecek ve o işe sizin diğer kişilere göre daha uygun olabileceğinizi gösterebilecektir. ÖZGEÇMİŞ HAZIRLARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR Güzel ve temiz görünmeli, sade ve kolay okunur olmalıdır.Kesinlikle el yazısı kullanılarak oluşturulmamalıdır. Bilgisayarla yazılmış özgeçmiş en iyi sonuç verir. Yazı karakterlerini seçerken, gözü yoran süslü karakterlerden uzak durulması gerekir (En okunaklı yazı karakterlerinin “Times New Roman” veya “Arial” olduğu tespit edilmiştir). Okunaklılığı kaybetmemek için 10 puntodan küçük karakter kullanılmaması gerekir. Yazım kuralları ve noktalama işaretlerine dikkat edilmelidir. Yazım ve noktalama işareti hataları, ufak detaylar olsa da “dikkatsiz” ve “özensiz” bir kişi imajı çizebilir. Özgeçmişi inceleyen kişinin dikkatini ilgili noktalara yoğunlaştırabilmesi için yeni mezun veya 2-3 yıl deneyimli adaylar için 1 sayfa, daha deneyimli adaylar için 2 sayfayı geçmemesine dikkat edilmedir. Özgeçmişinizde her zaman size kolayca ulaşılabilecek ulaşım bilgilerinizi vermeniz gerekmektedir. BİR ÖZGEÇMİŞTE NELER BULUNMALIDIR? Bir özgeçmişte yer alması gereken temel bilgiler: Kişisel bilgiler: İsim, soy isim, adres, telefon, e-mail, doğum tarihi gibi bilgilerden oluşur. Kariyer hedefi: Kısa ve öz bir şekilde kariyer hedefinizi, istediğiniz işin niteliklerini tanımladığınız alandır. Eğer kapak sayfasında kariyer hedefinizden bahsettiyseniz özgeçmişinizde tekrar bahsetmenize gerek yoktur. İş Deneyimi: En son iş deneyiminizden başlayarak tüm iş deneyimlerinizi, söz konusu işlerinizdeki sorumluluk ve başarılarınızı belirterek yazacağınız alandır. Burada önemli olan, tarihler arasında tutarsızlık olmamasıdır. Eğitim: En son mezun olduğunuz ya da halen devam ettiğiniz okuldan başlayarak mezun olduğunuz liseye kadar olan süreci tanımlayacağınız alandır. Yeterlilikler: İş yaşamınızda önemli olacağını düşündüğünüz teknik ve teknik olmayan bilgi ve becerilerinizi içerir. Bilgisayar ve yabancı dil, teknik bilgiler, katıldığınız kurs ve seminerler burada yer alabilecek bilgilerdir. İlgi alanları, ödüller, gönüllü faaliyetler, yayınlanmış eserler gibi bilgiler başvurulan iş ya da kariyer hedefleri açısından önem taşıyorsa bahsedilmelidir. MÜLAKAT TEKNİKLERİ Özgeçmişiniz, bir işi alabilmeniz için ilk adımdır. İş teklifi almanızı sağlayan yegane yöntem ise işveren ile yapılacak mülakattır. Mülakatı yapan kişi ile, onun sizi detaylı tanıyabilmesi için, profesyonel ve kişilik özelliklerinizi anlayabilmesi için, iş ve tanımı, çalışılacak yer, firmanın potansiyeli, faaliyetleri ve geleceği hakkında daha fazla bilgi edinebilmeniz için bilgi alışverişinde bulunursunuz. Mülakatta etkili bilgi alışverişinin oluşmaması, mülakat sonrasında hem firma hem de aday açısından uzun vadede çok sakıncalı sonuçlar ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Her mülakat, işi isteyen kişi kadar mülakatı yapan kişi için de stresli bir tecrübedir. Uzmanlar mülakatta başarılı olmanın ilk şartının heyecanın önlenmesi olduğu görüşünü ileri sürerler. Söz konusu durumlarda kendinizi daha rahat hissetmek amacıyla kısa bir hazırlık yapmanızda fayda vardır. KENDİNİZİ TANIYIN Herhangi bir iş görüşmesinden önce kendinizi çok iyi tanıyor olmanız gerekmektedir. Kendini tanıyan kişinin, profesyonel niteliklerini ve kişilik özelliklerini karşı tarafa daha iyi aktarabildiği bir gerçektir. Kesinlikle niteliklerinizi ve tecrübenizi küçümsemeyin. Bir iş görüşmesine gitmeden önce kendinize şu soruları sorun: Amaç ve hedeflerim neler? Niteliklerim neler? Bu firma için yararlı olabilecek niteliklerim neler? Pozisyona uygun tecrübem var mı? Bu iş için zayıf ve güçlü yönlerim hangileri? Bu sorulara kendiniz tatmin edecek cevaplar verdikten sonra yapmanız gereken profesyonel iş hayatınızın her aşamasını, iş değişikliği tarihlerini, iş tanımlarını ve profesyonel başarılarınızı kronolojik olarak gözden geçirmektir. Unutulmamalıdır ki, mülakat sırasında bir iş değiştirme tarihini ve üniversite bitirme derecenizi hatırlayamamak tahmininizden daha olumsuz etkiler bırakacaktır. FİRMAYI TANIYIN Kendinizle ilgili hazırlıkları tamamladıktan sonra, görüşmeye gideceğiniz firma hakkında da bazı hazırlıklar yapmanız yararlı olacaktır. Mülakat sırasında, pozisyonu ve firmayı her yönüyle tanıdığınızı karşı tarafa hissettirmeniz ve bilginizi bir takım örneklerle desteklemeniz size oldukça pozitif destek sağlayacak ve mülakatı yapan yönetici, firmaya ve pozisyona olan ilgi dereceniz konusunda olumlu düşüncelere sahip olacaktır. Çoğu aday mülakata girecekleri firma hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadan mülakata girmekte ve yalnızca bu yüzden olumlu sonuç alamamaktadırlar. Firmayı tanımaya yönelik şu bilgiler sizin için faydalı olacaktır: İş hayatına yeni atılacaksanız ya da sektör değiştiriyorsanız, çalışmak istediğiniz şirket ve başvurduğunuz pozisyon hakkında bilgi edinin. Firmanın geçmişi ve ekonomik yapısı hakkında bilgi edinin. Firmanın misyonu, piyasa itibarı, pazar payı, başlıca ürün veya hizmet çeşitleri, personel sayısı ve devri ile ilgili bilgi toplayın. Eğer mümkünse, mülakata gitmeden önce firmanın bir broşürünü edinin. Görüşme öncesinde kurumu tanıyarak, iş hakkında düşüncenizi daha kolay biçimlendirirsiniz. Şirket hakkında bilgi edinmiş olduğunuzu fark eden görüşmeci, bunu olumlu puan olarak kaydedecektir. Konu ile ilgili yayınları takip ederek, sektördeki son gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmanız da görüşmeciyi olumlu yönde etkileyecek başka bir önemli noktadır İŞ GÖRÜŞMESİNE GİTMEDEN ÖNCE Mülakatı yapacak olan kişinin ismi ve pozisyonunu tam olarak öğrenin ve not alın. Eğer görüşmeye gideceğiniz şirkette tanıdıklarınız varsa sizinle görüşme yapacak kişinin şirket içerisindeki konumu ve sorumlulukları hakkında bilgi edinmeye çalışın. Görüşmeye gitmeden önce, şirketin tam olarak yerini ve nasıl ulaşabileceğiniz konusunda emin olun. Görüşmeye giderken öncelikle görünümünüze özen gösterin. Temiz ve birbiri ile uyumlu kıyafetler giymeye, aksesuar seçiminiz, saç ve makyaj stilinizle sade olmaya çalışın. Firma hakkında yapmış olduğunuz araştırma ve sormak istediğiniz sorular ile ilgili notları yanınızda bulundurmayı unutmayın. Yanınızda mutlaka bir kalem ve not alabileceğiniz bir defter bulundurun. İş görüşmesine zamanında gitmeye özen gösterin. Her zaman için görüşme mekanına erken varmak ve beklemek, geç kalmaktan çok daha olumlu puan toplar. Eğer 5-10 dakika geç kalma gibi bir durumunuz varsa görüşme yapacağınız kişiyi bu durumdan haberdar etmelisiniz.gibi bir durumunuz varsa görüşme yapacağınızkişiyi bu durumdan haberdar etmelisiniz. İŞ GÖRÜŞMESİNDE Sizinle görüşme yapan yetkili ile kendinizden emin bir ifade ile el sıkışın ve hafifçe gülümseyin. Size, oturulacak yer gösterilmesini bekleyin. Mülakat sırasında saate bakmamaya özen gösterin. Cep telefonunuzu kapatmayı veya sesini kısmayı unutmayın. Sorulara cevap verirken göz teması kurmaya özen gösterin. Eğer aynı anda birden fazla kişi, iş görüşmesinde bulunuyorsa hepsi ile belli aralıklarla göz teması kurmaya çalışın. Dürüst olun ve sorulan sorunun cevabını bilmiyorsanız "bilmiyorum" demekten çekinmeyin. Özgeçmişinizle ilgili tutarlı cevaplar verin. Kariyeriniz ile ilgili bilgi saklamayın ve yanıltıcı bilgi vermekten kaçının. Bir çok soru ile karşılaşacaksınız. Olumlu ve olumsuz yönlerinizi anlatmanız gerekebilir. Daha önceki işinizden neden ayrıldığınızı, önceki işvereniniz için olumlu ve olumsuz değerlendirme yapmanız istenebilir. Kariyer hedefiniz ile ilgili detaylı bilgi istenebilir. Bu sorulara kısa ve net cevaplar verin. Pozisyon ve şirkete karşı istekli olduğunuzu gösterin. Size soru sorma fırsatı verildiğinde sizin için önemli olacağını düşündüğünüz bazı konular hakkında bilgi edinmeye çalışın. Kime bağlı çalışacağınızı ve departmanınçalışma sistemini öğrenmeye çalışın ve pozitif ve profesyonel bir tutum sergileyin. SIKÇA SORULAN SORULARA ÖRNEKLER Kendinizden bahseder misiniz? Mülakatlarda en sık karşılaşılan sorulardandır. Kafanızda önceden hazırladığınız kısa bir ifade olmalıdır. Eğer yönlendirme olmazsa, işle alakalı kısımlarla ifadelerinizi sınırlandırın. Eski işinizden niçin ayrıldınız? Her türlü duruma rağmen olumlu tavrınızı koruyun. Temel bir problemi asla yönetim ile ilişkilendirmeyin ve asla amirinizin, takım arkadaşlarınızın veya firmanın içsel sorunlarından bahsetmeyin. İş veren güvenebileceği bir adayla çalışmak ister. Örneğin değişik kariyer fırsatlarından, farklı bir şeyler yapma ihtiyacınızdan veya ileri dönük sebeplerden bahsedebilirsiniz. İşle ilgili olarak ne gibi deneyiminiz var? Başvurduğunuz pozisyonla ilgili özel olarak yaptıklarınızı anlatın. Eğer özel deneyiminiz yoksa mümkün olduğunca net bir açıklama yapın. Bu firma hakkında ne biliyorsunuz? Bu soru mülakattan önce firma hakkında araştırma yapmak ve araştırmacı kişiliğinizi göstermek için iyi bir nedendir. Firmanın mevcut konumunu ve gelecek hedeflerini anlamaya çalışın. Bu bilgiler sizin için her zaman artı bir puan olacaktır. Niçin bu firmada çalışmak istiyorsunuz? Bu düşündürücü bir sorudur ve mutlaka firma hakkında önceden yapmış olduğunuz araştırmaya dayandırın. Burada samimiyet çok fazla önemlidir ve kolaylıkla hissedilebilir. Uzun dönemdeki kendiniz için koymuş olduğunuz kariyer hedeflerinizle bağlantı kurun. Aklınızdaki ücret nedir? Hoşa gitmeyen küçük bir oyundur ve ilk başta cevaplarsanız muhtemelen kaybedersiniz.Dolayısıyla, cevap vermeyin. Bunun yerine, şöyle bir şey denilebilir. “Acaba bu pozisyon için siz bir ücret aralığı söyleyebilir misiniz?” Mülakatı yapan söyleyebilir. Eğer söylemezse; bunun işin ayrıntılarına, sunulacak kariyer ve gelişim fırsatlarına bağlı olduğunu söyleyebilir ve geniş bir aralık verebilirsiniz. Takım çalışmasına ne kadar yatkınsınız? Günümüzün değişen firma stratejilerine siz de ayak uydurmak zorundasınız. Artık bireysellikten çok paylaşımcılığın ön planda olduğunu unutmayın. Bu iş için neden uygun olduğunuzu düşünüyorsunuz? Yaptığınız yatırımlar ve sahip olduğunuz yetkinliklerin firmanın ihtiyaçlarını nasıl karşılayabileceğini anlatın. Başka adaylarla karşılaştırma yapmayın. Bu işten beklentiniz nelerdir? Eğer istediğiniz işin o iş olduğunu söylerseniz, karşı tarafın güvenini kazanırsınız. Eğer bu işi belli bir süre yapıp farklı alanlara atlatmak istediğinizi söylerseniz olumsuz bir etki yaratırsınız. “Uyumlu bir iş ortamı, kendimi geliştirebilmem için fırsatlar, bilgimi ve tecrübemi yansıtabileceğim bir görev” işverenin duymak isteyeceği bir yanıttır. İş yaparken en iyi performansı göstermenizde sizi ne motive eder? Bu sizin kişilik özelliğiniz ile ilgilidir. Fakat iyi örnekler verin; zorlayıcılık, başarı ve takdir edilmek. Bana sormak istediğiniz sorularınız var mı? Her zaman önceden hazırlanmış sorularınız olsun. Firmada değer katacağınız alanlara, çalışma koşullarına, sizden beklenen sorumluluklara yönelik sorular olumludur. |